Arabic Turkish
 
2019-01-09   Arkadþýna gönder
1184 (561)


Kan Davası


Alper Saatçi



Ben Ada’nın Sarıhan köyünde doğmuşum. Ferruhoğulları’nın üçüncü kuşak torunuyum. Ankara Üniversitesinde Felsefe okuyup dönmüştüm; ama askerler tarafından yapılan 12 Eylül darbesinde içeriye alındım. Suçum Dev-Sol derneğine üye olmaktı. Üye olmakta ne vardı ki ? Biz devrimi, reformu ve emeği savunuyorduk. Bir buçuk sene içeride kaldım. Çıkınca ilk işim fakülte sekreterliğine gitmek oldu; ama aldığım cevap beni derinden sarstı. Beni okuldan ihraç etmişlerdi. Sebebi de anarşiye karışmaktı. Velhasıl, köyüme dönmek zorunda kaldım.
Köye döndüğümde aldığım ikinci haber daha berbattı. Bir kan davası varmış küçüklüğümde anamdan ve babamdan duymuştum. Bana söylenmemişti; fakat dedem bundan dolayı vefat etmiş. Bu böyle olmazdı her gün birilerinden tehdit alıyordum. Bir çare bulmak lazımdı. Ayrıca köye ilk geldiğim günlerde köyün çocukları bana büyük bir saygı göstermişlerdi. Nedenini bilemediğim bir saygıydı bu. Meğersem beni büyük bir gazeteci zannetmişler. Elimden geldiği kadar yazmaya çalışıyordum; fakat beni bir edebiyatçıya sorsan bundan yazar olur mu, derdi. Beni bu işe iten bazı nedenler vardı tabi. Bunlardan en önemlisi toplumun bir yalana inandırılmasıydı: Anarşist! İşte bana bu mühür çok basıldı ve ben bundan dolayı toplumdan dışlandım. İşte bu yüzden yazmaya adamıştım kendimi. Ama bu mührün vurulmadığı tek yer köydü ve bana bu konuda destek verenler çocuklardı. Ben de bu yüzden çocuklara edebiyatımızı öğretebilmek için Muhtar Kamal’dan bir küçük dükkân kiraladım ve burayı bir kütüphaneye çevirdim. Tabi , köyün bir kısmı beni destekledi ama bazıları, çocuklarımızı da anarşist yapacak, diye hem bana destek vermedi; hem de çocuklarını benden ayırdı. Tabi bunlar olurken bir de benim kan davası olayı devam ediyordu. Eğer ben Sabri’yi öldürmezsem anam hakkını helal etmezmiş. Sabri ise daha küçücük bir çocuk. Beni çok seviyor. Ona edebiyat tutkusunu kazandıran benim. Bir öğretmen öğrencisini nasıl öldürsün. Bu çok berbat bir şey. Tabi, bu sırada Sabri babasından gizli benim yanıma geliyordu. Onu ve arkadaşlarını kendi kardeşim gibi seviyordum. Onlara Nazım Hikmeti, Hasan Hüseyin’i, Kemal Tahir’i, Sait Faik’i ve diğer devrimci yazarları onlara alıp okutturuyordum; çünkü bu çocuklar, köy halkından başkaydı. Yetmiş yaşına gelmiş bir insanın kafasını değiştiremezsin; ama çocukların düşünüşlerini ve davranışlarını değiştirebilirsin. Asıl olay şuydu: Sabri’ye Nazım Hikmet’in bir şiir kitabını hediye ettim. Kitabı babası görmüş, kitabın yasaklı olduğunu bildiğinden beni gidip jandarmaya şikâyet etmiş, gecenin bir vakti bizim evin kapısını çaldılar; ama ne çalma. Sanki kapıyı kıracaklar. Tabi, anam çok korktu. Neyse, kapıyı açtık:
Jandarma Çavuşu, “Ümit Zafer sen misin?” diye sordu.
- Evet benim, diye cevap verdim.
Jandarma komutanının yanında duran iki er beni kolumdan tutup karakola götürdüler. Beraber bir sorgu odasına indik sorguya başladı. Komutan bazı sorular sordu. Bir yandan da sabıka kaydıma bakıyordu. Kaba bir şekilde bana şunu dedi.
-Demek solcusun. Hem ne işin var burada. Moskova’ya gitseydin ya.
-Hayır, ben devrimciyim, diye cevap verdim.
Tabi bunu sindiremedi. Sorularına devam etti:
- Neden çocuklara yasaklı kitaplar okutuyorsun?
- Yasak diye okumayacak mıyız?
- Bu ülkede kurallar var efendii!
Hiç istifimi bozmadan cevap verdim: Kurallar uymamak veya çiğnenmek içindir komutan. Bunu dememin üzerine nezarette bir gece kalıp salındım. Eve döndüğümde kapıyı açar açmaz karşımda amcam, “Yine almışlar seni oğlum, sen hiç akıllanmayacak mısın?” diye sordu. Devamında, töreye uymadığımdan beni korkaklıkla suçladı. Cevabım ise sertti: “Eğer töre on iki yaşındaki bir çocuğu öldürmekse, evet ben korkağım, siz katilsiniz” diye cevap verdim. Sonra kapıyı çarpıp çıktım.
Sabri evin bahçe kapısında bekliyordu. Benden özür diledi; ama onun bir suçu yoktu ki. Dayanamadım. Onu buradan alıp Ankara’ya götürmek istiyordum. Eğer bunu yapmazsam onu bu küçük yaşında vururlardı. Ama sıkı yönetim vardı. Köyden çıktığımız anda jandarma hüviyet sorar, benim de akrabası olmadığım anlaşılırdı. Sonra Sabri’yi anasına babasına verirler, babası da beni vururdu. Olmaz, başka bir şey düşünmek lazım. Sabri’yle biraz dolaştık ona devrimci bir yazarın kitabını verdim. Okumasını istedim; ama eve ve okula götürmeyecekti. Sokakta, kütüphanede okuyacaktı.
Bir ay geçti. Bir yandan amcam o çocuğu vuracaksın, diye bastırıyor; diğer yandan da Sabri’nin babasından tehditler alıyordum. Yaz geldi Sabri ve ailesi İzzet Ağa’nın pamuk tarlasında çalışıyorlardı. Bir pazar günü ben evde televizyonda maç izlerken kapı çalındı. Gelen Sabri’nin kardeşiydi:
- Ümit Abi, çok kötü bir şey oldu.
- Ne oldu Kâmil, bir soluklan oğlum.
- Abi, Sabri’nin ayağını yılan soktu. Senin araba lazım (Köyde tek araba bizimdi).
- Ne diyon oğlum sen, tamam tamam. Sakin ol, hemen gidelim.
Arabanın anahtarını alıp hemen çıktık evden. Ayağımı gazdan çekmeden sürüyordum arabayı. On dakikaya kalmadan vardık tarlaya. Sabri perişan hâldeydi. Çardağa yatırmışlar ölü gibi uyuyordu. Babası,
- Gözünü sevem Ümit, Sabri’yi hastaneye yetiştirelim, kulun köpeğin oliyim!
- Tamam, hemen bindirelim arabaya.
- Çok sağol oğlum, senin hakkını nasıl öderim.
Sabri’yi hemen arabaya bindirdik. Büyük bir süratle en yakın hastaneye gittik. Allahtan geç kalmadık. Eğer yarım saat daha geç kalsaymışız Sabri ölecekmiş. Bu olaydan sonra Sabri’nin ailesiyle sıkı dost olduk. Tabi buna en çok kızan amcamdı. Amcam bana sinirinden köyü terkedip İstanbul’a gitti şimdi ne yapar ne eder bilmem…
Bense solculuk günlerimi geride bırakıp geçen yıl çıkan afla yeniden okuluma döndüm.


Kaynak: Kardeşlik
Arkadþýna gönder