Arabic Turkish
 
2020-03-29   Arkadþýna gönder
274 (167)


ALTUNKÖPRÜ KATLİAMI (28 Mart 1991)


Halit Kanak


Ramazan ayı gireli henüz 10 gün olmuştu. Irak'ta Baas Rejimi askerlerince 28 Mart 1991 perşembe günü iftardan hemen önce Altunköprü ilçesine baskın yapıldı.

İftar sofrasına oturmaya hazırlanan Türkmenler neye uğradıklarını şaşırdılar. Üçer beşer evlerden çıkarıldılar. Aralarında Irak Ordusunda askerlik yaparken izine gelenler de vardı.

Kimseye acımadılar dipçik darbesinden nasibini almayan genç, yaşlı, çocuk, erkek, kadın kalmamıştı. Nihayet iftar etmelerine müsâde dahi edilmeyen aralarında çocuk ve yaşlılarında olduğu 102 erkeği askeri araçlarla yanlarına alarak gittiler.

Endişeli bekleyiş ramazan boyunca sürdü. Bayramın ikinci günü Dibes ilçesinin Kayabaşı mevkiinde katledilmiş halde üst üste cesetleri bulundu.

Altunköprü ilçesi Selâhî Mahallesinde hâkim tepede yaptırılan şehitlikte toprağa verildiler.

Çift şerit ay yıldızlı gök bayrağın dalgalandığı şehitliğin girişinde bir kaide üzerinde isimleri yazılı Türkmen kardeşlerimiz şehitler tepesinde ebedî istirahatlerinde yatıyorlar.

Bu, yapılan ilk katliam değildi. 1920 ve 1924 katliamlarından sonra Kerkük ve Musul'u verdiğimiz 1926'dan sonrada devam etti.

1946'da Gavurbağı Katliamı, 1959 Temmuzunda Kerkük Katliamı, Baas rejiminin yaptığı Mustafa Kemal Yayçılı, Münir Kafili, Yavuz Efendioğlu, Alaattin Salihi, Adnan Beyatlı gibi onlarca suikastlar, özellikle 16 Ocak 1980'de üç önemli Türkmen lideri Abdullah Abdurrahman, Doç. Dr. Necdet Koçak ve Adil Şerif'in idamları (sonradan Dr. Rıza Demirci'de eklendi) yaşadığı ülkesine hiçbir şekilde isyan etmemiş, masum ve mazlum Türkmen kardeşlerimiz üzerinde uygulandı.

Bütün bunlardan sonra Irak içerisinde % 13 nüfusa sahip Türkmenler üzerinde oynanan oyunlara bir yenisi Altunköprü'de eklenmiş ve 102 kardeşimiz hunharca şehit edilmişti.

Buna sebep olanlar ise Kerkük ve Altunköprü’yü işgâle kalkışan peşmergeler olmuştu.

Kuveyt'i işgâl eden Saddam Hüseyin'e karşı koalisyon güçlerince yapılan operasyonu fırsat bilen peşmerge Kerkük ve 43 km. mesâfedeki Altunköprü'yü işgâl etmiş, (Kerkük'e hem giderken hem gelirken arabanın göstergesinden bizzat kilometreyi ölçmüştüm), başta tapu ve nüfus binaları olmak üzere devlet kurumlarını ateşe vermişlerdi.

Rejim askerleri fiili işgâli önlemek için geldiklerinde ise her zamanki gibi arkalarına bakmadan kaçmışlar bu iki şehrin gerçek sahipleri olan ve hiçbir günahı olmayan Türkmenler rejim askerlerinin kurbanı olmuştu.

Katliama neden olan peşmergeler, rejimin saldırıları nisan başına kadar devam edince soluğu Türkiye sınırında almışlar, yüz binlerce Kürt (800 bin) Özal'ın kararıyla Türkiye’ye alınarak canlarını kurtarmışlardı.

Türkiye sadece bununla kalmadı. Çekiç gücün Türkiye'de kurulmasına izin vererek Kuzey Irak'ta sağlanan uçuşa yasak bölgeyle, burada yaşayan Kürt'lerin rejime karşı hamiliğini yapmış, onlara hayat vermişti.

Yetmemiş, sözde kurulan hükümet maaşlarını ödeyemedikleri zaman, çıkartıp para vermiş, her ihtiyaçlarını gidermiştir.

Ama onlar bütün bu iyiliklerin karşısında teşekkür edeceklerine, ABD işgalinden sonra Kerkük bizimdir yaygaraları koparmaya başlamışlar, dışarıdan yüz binlerce peşmerge getirerek suni olarak nüfus üstünlüğü sağladıkları Kerkük ve çevresini 25 Eylül 2017'de referandumla yutmaya kalkmışlardı.

Ancak yaptıkları planlar tutmadı. Ankara'nın tepkisi çok sert olmuştu.

Bizzat Cumhurbaşkanı, 19 Eylül 2017 tarihinde BM'nin genel kurulunda yaptığı konuşmada bölgesel Kürt yönetimini uyardığı gibi, bir ay sonrada Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde bakın ne yaptı.

Tarihler 18 Ekim 2017'yi gösterdiğinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde heyecan had safhaya varmıştı.

Bu heyecan o gün orada yapılacak olan muhtarlar toplantısından kaynaklanmıyordu. Bu heyecan, Kerkük ve çevresini de içine alan sözde referandum sonuçlarına verilecek cevabın ne olacağının merakından kaynaklanıyordu.

Hakkâri, Bitlis, Diyarbakır, Manisa, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Siirt, Elazığ ve Kastamonu'ndan gelen muhtarlar henüz yerlerini almışlardı ki Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan anons edildi.

Cumhurbaşkanı sahneye çıktı, kürsüdeki yerini aldı.

Muhtarlar alkışlarını bitirir bitirmez, alışılagelmişliğin dışında bir şey yaşandı.

Salondaki hoparlörlerden Kerkük'lü Türkmenlerin milli sanatçısı rahmetli Abdurrahman Kızılay'ın ağzından meşhur "Altun Hızma" türküsü gümbür gümbür okunmaya başlandı.(Bu, biz Kerkük'üz - Kerkük biziz mesajıydı.)

Cumhurbaşkanı kürsüde sükunetle türküyü sonuna kadar dinledi ve bitince de tabiri câizse âdeta kükredi.

Peşmerge başına seslenerek; "Kalkıyor ne yapıyor, Kerkük bizimdir diyor. Sen...hangi hakla Kerkük bizimdir diyorsun. Kerkük'te senin tarihin varmı yâ, ne işin var senin Kerkük'te."

Ve devam ediyor "Her zaman yaptığımız gibi, bir gece ansızın gelebiliriz."

Bu sözler yetiyor artıyordu bile, çünkü mesaj "Türkmeneline dokunanı yakarım" türündendi.. Zaten Irak Ordusunun başlattığı operasyon neticesinde peşmerge bir kez daha Kerkük ve çevresini boşaltarak kaçıyor. Ama Türkmen’in çilesi bitmiyor.

Bu çilelerden birine 8 Mayıs 1997'de İstanbul Fatih Camii'nde önümüze konulan 17 Kerkük'lü Türkmen’in tabutuyla bizzat şahit olmuştum.

Avrupa'ya geçmek isterken Ege sularında boğularak hayatını kaybeden soydaşlarımızı, Savaş Avcı Kardeşimizin başkanlığını yaptığı "Irak Türkmenleri Derneği"nin İzmir'den getirttiği cenazelerin namazlarını kılmış, Savaş Başkanla omuzladığımız tabutlardaki Türkmen Kardeşlerimizi Ümraniye Kocatepe Kabristanında tekbirlerle toprağa vermiştik.

Orada gönlümüzün derinliklerinden yaptığımız duâyı tekrarlıyoruz.

"Yarabbi bu mazlum Türkmen Kardeşlerimizi ve bütün dünya Türkleri ile İslâm Coğrafyasında sıkıntı çeken bütün Müslümanları koruyacak, kollayacak güç ve kuvvet ver ülkemize. Âmin..


Arkadþýna gönder