Arabic Turkish
 
2020-09-17   Arkadþýna gönder
2821 (290)


Türkmen Dağarcığı: Türkmeneli’nin Acı Kayıpları


Suphi Saatçi

Türkmeneli coğrafyası 2020 yılının ağustos ayı içinde büyük acılar yaşadı. Türkmen toplumu birkaç değerli evladını art arda ebediyete uğurladı. Irak Türkmenlerinin kültür, sanat, siyaset ve edebiyat alanında hizmet veren dört arkadaşımızı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Irak Türkmenlerinin kaybettiği bu değerli arkadaşlar aşağıda verilmiştir.

Tahsin Hancıoğlu
(Kerkük, 1948-Denizli, 3 Ağustos 2020)

İlk acı haber Denizli’de yaşayan dostumuz ve arkadaşımız Prof. Dr. Tahsin Hancıoğlu’nun, 3 Ağustos 2020’de Denizli’de vefatı idi. Tanınmış bir Türkmen ailesine mensup olan Tahsin 1948 yılında Kerkük’te doğmuştur. Ailenin yedi çocuğunun üçüncüsü olarak dünyaya gelen Tahsin’in babası Selahattin, şehrin Büyük Bazar denilen çarşısında han sahibi bir tüccardı. Bu han şehrin hal dediğimiz sebze ve meyve toptancılığının yeri idi. Aile bu yüzden Hancı lakabıyla tanındığı için Tahsin de Hancıoğlu soyadını kullanmıştır.

İlk ve orta eğitimini Kerkük’te tamamlayan Tahsin, resim sanatına ilgi duyduğu için 1967 yılında Bağdat’ta Güzel Sanatlar Enstitüsünün Resim Bölümüne girdi ve 1971 yılında mezun oldu. Buradan aldığı eğitimle yetinmedi ve aynı yıl Türkiye’ye geldi. Niyeti Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Resim Bölümüne girmekti. Ancak bu okulun giriş sınavlarının tarihi geçtiği için Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okuluna girdi. Değişik bir ortamda gördüğü resim eğitimi sanat anlayışını daha da geliştirdi. 1975 yılında mezun olunca memleketine dönüp çalışmak istedi.

Memlekette nereye başvurdu ise uygun bir iş bulamadı. Yurt dışına çıkarak bir süre Libya’da çalıştı. Dört ay dayanabildi ve tekrar Türkiye’ye döndü. Ancak Irak vatandaşı olduğu için ikamet alma ve iş bulma konusunda sıkıntı yaşayınca tekrar Irak’a döndü. Irak’ta Tikrit Belediyesinde teknik ressam olarak tayin edildi. Burada bir dayanabildi ve Avrupa müzelerini dolaşmak için yıllık iznini aldı. Bu fırsattan yararlanarak tekrar Türkiye’ye geldi. Bir süre tercüme işlerinde çalıştı ve istikrarlı bir iş bulamadı.

1981 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Sanat tarihi Bölümünde doktora çalışmasına başladı. Prof. Dr. Oluş Arık hocanın izinden yürüyerek onun Konya Selçuk Üniversitesindeki derslerini takip etti. Doktora eğitimi sırasında Gazi Üniversitesi Resim-İş Eğitimi Bölümünde asistanlığa başladı. Doktorasını 1985 yılında tamamladı. Daha sonra doçentliğini aldı. Aldığı çağrı üzerine 1994 yılında Pamukkale Üniversitesi kurucu rektörlüğü tarafından Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitim Anabilim Dalının kuruculuğunu üstlendi. Buradaki hizmet ve çalışmasını 2015 yılında emekli olana kadar sürdürdü. Evli ve bir erkek çocuk babası olan Hancıoğlu 3 Ağustos 2020 Pazartesi günü Pamukkale Üniversitesi Hastanesinde vefat etti. Prof. Hancıoğlu’nun cenazesi 4 Ağustos 2020 Salı günü ikindi namazından sonra Denizli’de toprağa verildi.

Tahsin Hancıoğlu ile ilgili pek çok hatıralarımız vardır. Türkiye’ye gelişinden itibaren dostluğumuz başlamış ve vefatına kadar devam etmiştir. Ben Güzel Sanatlar Akademisinin Mimarlık Bölümünde okurken, o da Tatbiki Güzel Sanatlar Okuluna başladı. En çok da resim sanatı üzerine konuşur sohbet ederdik. Kendisi her zaman Türkmen kimliği ile hareket eder, memleketimizin her türlü konusuyla ilgilenirdi. Cana yakın, nüktedan olan Tahsin, esprili tavır ve hareketleri ile arkadaşları tarafından sevilir ve sayılırdı. Türkmen hoyratından, folklor ve sanatında, müziğinden ta edebiyata kadar her konuda sohbet etmeği severdi. Bu arada divan şiirine de merakı vardı. Fuzuli’den günümüze gelen divan edebiyatı örneklerini zevkle okurdu. Özellikle Kerküklü şair Kabil’in matla‘ beyti aşağıda verilen gazelini ezbere okurdu:

Saki kerem et câm-ı safâyı kederim var
Süratle yürüt emr-i kazadan hazerim var

Divan şiirine merakından dolayı Kerkük şairleri arasında son divan şairi sayılan Osman Mazlum’u çok beğenirdi. Kendisinin şiir yazdığını da doğrusu bilmiyordum. Emekliliği münasebetiyle hazırlanan “Tahsin Hancıoğlu 67. Yaş Armağanı” (Denizli, 2016) kitabında birkaç şiirine de yer verilmiştir. Onlardan birini sizlerle paylaşmak isterim:

Geldim geleli
Yediğim bir lokma kırıntı
İçtiğim bir yudum meret
Geldim geleli
Gördüğüm iki ceset
Biri taptaze
Biri cesetten özet

Bu kitapta sanatçı hocaları, dost ve arkadaşları Tahsin ve sanatı hakkında yorumlar yapmışlardır. Sanat tarihçisi Prof. Dr. Kıymet Giray Tahsin’i “simgeler dünyasının ressamı” olarak kabul etmektedir.

Tahsin ile asıl tartışmamız en çok klasik ve modern resim anlayışı üzerine yoğunlaşırdı. Bir ara Salvador Dali’ye ilgisi artınca, daha bir yoğun tartışmalı günler yaşamıştık. Resim modern de olsa belli bir gelenekten akıp gelmeli diye konuşurduk. Daha açık biçimde bütün sanat ve edebiyat dallarında eski yeni kavgasını yıllarca tartışan sanatçı ve eleştirmenler sonunda gerçeği kabullenmek zorunda kalmışlardır. Buna göre serbest şiirde başarı sağlamak için şiir geleneğini bilmek gerekir. Bunun gibi klasik resmi bilmeyenler modern resimde de başarılı olamazlar, denilebilir.

Bu noktada Tahsin de Türk resminin kendi geleneğinden süzülüp gelmesiyle modern tarzda varlık göstereceği konusunda mutabık kalmıştık. Her ressam da mensup olduğu toplumun sadece sanat değil kültürel, sosyal ve toplumsal muhtevasından beslenmek suretiyle kimlik kazanabilir. Tahsin desen çalışmaları veya yağlı boya tabloları için seçtiği konuları mensup olduğu toplumun içinde seçerek sağlıklı yolu bulan başarılı bir ressam olmuştu. Bu hususta Bağdat’ta aldığı resim eğitimini, Türkiye’de gördüğü resim anlayışı ile harmanlayarak dağarcığını oldukça zenginleştirmişti. Böylece Türkmen folklorundan seçtiği senaryoları, yaptığı yağlı boya tablolarına başarı ile aktarmıştı.

Şunu da kabul etmek gerekir her şairin en mükemmel ve unutulmaz şiiri olduğu gibi, her ressamın da sanat hayatında en mütekâmil tablosu vardır. Özellikle bu tablo sanatçının mutlaka hayatının bir parçasını oluşturur. Hancıoğlu’nun da birkaç çarpıcı tablosu olmakla beraber, bana kalırsa en derin mesajı olan eseri Kerkük Katliamı tablosudur. Tahsin’in henüz 10-11 yaşlarında iken yaşadığı Kerkük Katliamı, şüphesiz onun çocuk muhayyilesinde derin bir iz bırakmıştır. Sanatçı da yaşadığı büyük dramı ve acıları tablosuna başarı ile yansıtmıştır. Kadınların yas ritüellerini canlandıran sanatçı abartılı gözlerle katliam karşısında yaşanan şaşkınlığı ifade eder gibidir. Giysiler eski Türk kilim motiflerini stilize etmektedir. Bu tabloda ayrıca yas ritüellerinin kahramanı olan kadınlar işlenmiştir. Özellikle ellerini yukarıya kaldıran bir kadın ve yanında kolsuz olan bir kız çocuğu figürü de ilgi çekmektedir. Kadın tasviri ölüme rağmen hayatın devam edişini dile getirirken, kız çocuğunun kolsuz oluşu yaşanan çaresizliği anlatıyor olmalıdır.

Bu tablo üzerine görüşlerini belirten dostları, Tahsin Hoca’nın mensup olduğu halkın acısını, sessiz çığlığını, yasını bir ağıt gibi dile getirdiğini söylüyor ve şunları ekliyorlar: “Ressamın dost meclislerinde sıkça andığı Fuzuli sanki 500 yıl öncesinden doğduğu topraklarda yaşanacak acıları hissetmiş ve yaşanacaklara çocukken şahitlik eden ressama dizeleriyle adeta ses vermiştir:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhit olmuş gözümden günbed-i devvâre su”
[Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir, yoksa şu dönen gök kubbeyi kaplayan gözümden akan sular, benim göz yaşlarım mı, bilemem]

Kerkük Katliamı oldukça girift bir kompozisyona sahiptir. Bu tabloda boşlukta uzanan bir şehidin elleri havada tasvir edilmiş, mezar taşında da Bakara Suresinin 154. ayeti stilize edilerek yazılmıştır. Bu ayette: Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunu fark edip anlayamazsınız, yazılıdır.

Sanatçının tablosunda kullandığı kanatlı at hakkında değişik yorumlar da yapılabilir. Bu figür Yunan mitolojisinde kanatlı Pegasus atı mı, yoksa eski Türk geleneğinde kahramanlık destanlarında geçen Tulbar mı veyahut da İslam inancına göre Hz. Muhammed’in Miraç Gecesi kanatlı atı Burak mı? Tabloda görüldüğü gibi “mezarlık alanında uçar biçimde betimlenen kanatlar Kerkük Katliamında öldürülerek şehitlik mertebesine yükselen Irak Türkmenlerini göğe taşıyan Tulbar/Pegasus/Burak canlandırılmıştır. Sanatçı tasvir ettiği kanatlı atlarla hem doğduğu topraklardaki Türk boyunu hem de İslam geleneğini harmanlamış gibi görülmektedir. Sonuç olarak sanatçı Tahsin Hancıoğlu’nun Kerkük Katliamı adı ile gidenlerin anısına yaptığı bu resmin yorumlanması bir diğer sanatçı Yaşar Kemal’in dizileriyle bitirelim:
O iyi insanlar o güzel atlara bindiler çekip gittiler”

Evet hemşerimiz, arkadaşımız ve dostumuz Tahsin Hancıoğlu da bir ata binerek ebediyete intikal etmiştir. Mekânı Cennet olsun…

Hüseyin Şahbaz
(İmam Zeynelabidin/Tavuk/Kerkük, 1943-4 Ağustos 2020)
Türkmeneli coğrafyasının verdiği ikinci büyük kayıp Dr. Hüseyin Hasan Şahbaz’dır. Şahbaz, doğup büyüdüğü ve canından çok sevdiği İmam Zeynelabidin Köyünde 4 Ağustos günü hayata veda etti.

Dr. Hüseyin Hasan Şahbaz 1943 yılında toprak damlı bir evde ve o zamanlar 50 haneli bir köy olan İmam Zeynelabidin’de doğmuştu. Şahbaz ailesi dördü erkek, ikisi kız toplam altı kardeşten oluşuyordu. Ailenin 4 erkek çocuğu sırası ile Mustafa Kemal, Hüseyin, Fazıl ve hayatta olmayan Kamber; kızlar ise Cemal ve Hatice adları ile biliniyor.

Kerkük’e bağlı Dakuk İlçesinin bir köyü olan İmam Zeynelabidin, halis muhlis bir Türkmen köyü idi. Burası Türkmen kültürü, folkloru ve halk edebiyatının aynı zamanda en zengin merkezlerinden biri sayılır. Hüseyin de ana dilini ve Türklük şuurunu bu köyde kazanarak gelişti. İlkokulu, köyün bağlı olduğu Dakuk İlçesinde tamamladı. Lise eğitimi için Kerkük'e geldi. Yüksek tahsili için kafasında tek proje vardı: Türkiye’de Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumak. Ancak ailelerinin yardımı olmadan Türkiye’de yüksek öğrenim yapmak kolay değildi. Ailenin maddi durumu iyi değilse, yüksek eğitim için yurt dışına çıkmak zordu. Yahut bu iş, öğrencilere destek veren bazı eğitim veya kültür kurumlarından burs almak yoluyla gerçekleştirebilirdi. Çünkü devlet sadece ABD veya İngiltere’de eğitim yapmak isteyenlere burs veriyordu. Türkiye’de eğitim almak isteyenlere Irak hükümeti, doğrusu sıcak bakmazdı.

Türkmeneli bölgesinde liseyi tamamladıktan sonra Türkiye’de okumak isteyen, ancak maddi yönden imkânı olmayan ihtiyaç sahibi öğrencilere Kerkük’te burs veren veya burs temin ederek kapalı hizmet veren kurumlar varmış. Yetenek ve liyakat sahibi öğrencileri seçen ve onları yüksek eğitim yapmak üzere Türkiye’ye gönderen bu kuruluş, Şahbaz’ı da seçerek Türkiye’ye göndermiştir. Bu sayede Şahbaz Türkiye’ye geldi ve Ankara Üniversitesi Türkçe Bölümüne kaydoldu. Türkiye’nin en iyi okullarından biri olan Dil-Tarih’te birbirinden kıymetli hocalardan ders alan Hüseyin 1974 yılında lisans eğitimini tamamladı.

Bununla yetinmeyen Hüseyin Şahbaz, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün doktora programına baş vurdu. Buradan da kabul alınca ilk kez Irak Türkmen dilini doktora konusu olarak seçti. Ankara’dan İstanbul’a geçen Hüseyin Şahbaz, çok başarılı bir tez hazırladı. Tez danışmanı ise rahmetli Prof. Dr. Muharrem Ergin’di. Bu tez ile ilk kez Kerkük Ağzını bilim dünyasına tanıtmış oldu. Tezinin başlığı “Kerkük Ağzı” olmakla beraber, araştırmanın kapsamında Kerkük, Dakuk, Tuzhurmatu ve Karatepe gibi birçok Türkmeneli yöresi de vardı. Doktorasını tamamlayınca Irak'a geldi, bir yıllık zorunlu askerliğini yaptıktan sonra Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Çalışmaları Bölümü Türkçe Koluna atandı ve birkaç yıl bölüm başkanlığı yaptı.

2003 yılından sonra Dakuk'ta bazı müesseselerin yeniden inşa edilmesinde büyük rol oynadı, ayrıca Polis Merkezini yeniden inşa edilmesini sağladı. 2009 yılına kadar Dakuk Belediye Meclisinde üye olduktan sonra tekrardan 2005 yılında Türkçe Bölümü başkanlığını teslim aldı. 2003'te rejimin düşmesiyle birlikte Kerkük Üniversitesi İnsani Bilimler Fakültesi Türkçe Bölümü’nün açılışında büyük rolü oldu. Böylece sunduğu hizmetleri Bağdat'tan Kerkük'e taşıdı ve bir süre Irak Türkmen Meclisi'nde üyelik yaptı. Bir süre Türkmeneli Uydu Televizyonu Müdürlüğü görevinde de bulunan Şahbaz, 2011'de emekli olana kadar Bağdat Üniversitesi’nden sonra Kerkük Üniversitesi'nde hizmetlerini sürdürdü. Son yıllarını doğduğu İmam Zeynelabidin köyündeki evinde geçiren Şahbaz 4 Ağustos 2020 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Evli olan Hüseyin’in Afşin, Selcan, Ali, Nigâr ve Zeynep adlarında toplam 5 çocuğu vardır.

Hüseyin Şahbaz’ın Kişiliği
Hüseyin Şahbaz ile ilk defa Ankara’da tanışmıştım. İlgimi çeken yanı ilk defa Türk dili ve edebiyatını okumak gayesiyle Türkiye’ye gelmiş olması idi. Çünkü her kes önce tıp, sonra mühendislik taksili için Türkiye’ye gelirdi. Ancak tek bir kişi hem de kendi isteğiyle Türk dilini tahsil için gelmişti. İkinci olumlu tarafı İmamlı olması idi. Bu bakımdan kendisi ile hem edebiyat hem de İmam Zeynelabidin folkloru üzerine sürekli sohbetimiz olurdu.

Ankara’daki öğrencilik yıllarından itibaren başlayan dostluğumuz yıllarca sürdü. Hüseyin Şahbaz, kelimenin tam manasıyla köy hayatına aşık, toprak damlı halk mimarisinin özgün örnekleri olan mekânlarda yaşamayı seven bir insandı. Hüseyin’in anlatımından sonra İmam Zeynelabidin köyündeki Türkmen halk mimarisi üzerine eğilmeğe karar verdim. Köylerine yaptığım ziyaret vesilesiyle, yörenin halk edebiyatı ve folkloru üzerine derlemeler de yapmıştım. Annesi rahmetli Yıldız Kamber Yağmur Hanım, başlı başına tepeden tırnağa folklor malzemesi ile yoğrulmuş doğal bir kaynak kişi idi. Tatlı dilli olan Yıldız teyze çok düzgün ve güzel Türkçe ile konuşurdu. Konuştukça sözlerini atasözleri, deyim, tekerleme, mâni dörtlüğü ve fıkralarla süslerdi.

Ağabeyi Mustafa Kemal hem çiftçi hem de dokuma tezgâhına sahipti. Diğer kardeşi Fazıl ve bütün akrabaları köy hayatının doğallığı içinde yaşayan insanlardı. Akrabaları (Yıldız teyzenin amcası kızı) olan rahmetli Cihan Ethem Yağmur teyze o zaman (1975) toprak evinde yaşardı. Çerekesi sırtında evin önünde oturur gelen geçenlerle sohbet ederdi. Seksen yaşlarında olmasına rağmen hafızası berrak, zihni açık sempatik bir hanımdı. İlk defa ondan pek çok arkaik Türkçe kelimeler duyduğumda dehşete kapılmıştım. Eski köy düğünleri nasıl olurdu diye sorduğumda tane tane anlatmıştı. Bana “köy düğünlerinde açık havada oynanan halaylar “balaban” eşliğinde icra edilirdi” deyince, hayretim bir kat daha artmıştı. Bu eski nefesli sazın burada kullanıldığını duyduğumda bunun ne olduğunu sorunca bana “siz buna Kerkük’te zurnapa diyesiz” cevabını verdi. Bu ziyarette Cihan teyzenin toprak evinin rölövesini çıkarttım, fotoğraflar çektim ve malzemeler derledim.

Boylar ve oymaklar kitabında ve özellikle bu kitabın kapağında İmam’daki Dede Abbas Bektaşi Tekkesini bekleyen Bakır amca ile Cihan teyzenin fotoğraflarını kullandım. Bütün bu zenginliği bana tanıttıran doğrusu Hüseyin Şahbaz oldu. Böylece Hüseyin’in neden köy hayatına bu kadar sıkı bağlı olduğunun güzelliğini de anlamış oldum.

O tarihlerde Hüseyin Şahbaz Beşevler’de yurtta kalırdı. Ama hemen hemen her gün Bahçelievler semtinde olan evlerde arkadaşlar olarak buluşurduk. Özellikle Muzaffer Arslan, Salahattin Ergeç, Sadettin Ergeç ve Faruk Abdullah sık sık görüşüp toplanırdık. Bu arada yüksek öğrenimlerini yapmak üzere Kerkük’ten Türkiye’ye gelen seçkin bir öğrenci grubu vardı. Bu öğrencilerin bir kısmı yurtta, bir kısmı da evlerde kalırdı. Bu evler adeta bir üs, bir çekirdek gibiydi. Her türlü konu ve sorunlar konuşulur ve tartışılırdı. Bu çekirdeğin etrafında birinci, ikinci ve üçüncü halkalarda yer alan, bazen üçüncü halkanın kenarlarına ilişen isimler de vardı.

Gönül ve cep birliği yapan arkadaşların hepsi aynı amaca hizmet için bir araya gelmişlerdi. Kader birliği yapan bu arkadaşlar arasında yer alan şu isimleri hatırlıyorum: Gazi Abdülmecit, Yunus Bayraktar, Yıldırım Hasanizade, Mahir Nakip, Hasan Demirci, Erdal (Ahmet) Muratlı, Eşref Çelebi, Riyaz Sarıkâhya, Mustafa Kemal Yayçılı, Suat Mehmet Salih, Hişam Bayraktar, Sedat Yahyaoğlu, Remzi Abdülmecit, Hasan Abdülmecit, İhsan Muratlı…

Bu grubun içinde sağlam karakteri, tevazuu, dostluğu, sırdaşılığı ile ilgi çeken Hüseyin hem gönüldaşımız hem de dava arkadaşımızdı. Arkadaşlar arasında sakin ve sabırlı duruşu ile insana sükûnet ve huzur verirdi. Bir güne bir gün herhangi bir arkadaşı kırıp incittiğine kimse şahit olmamıştır. Arkadaşlarımızın birbirlerine kenetlenmesi işinde de mahir ve yetenekliydi. Sağlam karakterini halk edebiyatımızın, yörelerinde yaygın olan sofi tekkelerinden beslenerek kazandığını İmam Zeynelabidin ve Dakuk yörelerini dolaştığım zaman anlamıştım. İnsanlara ve insanlığa kardeş gözüyle bakışını Bektaşi tarikat ehlinin geleneğinden süzerek kazanmıştı. Hikmetli sözler, insanlığa yol göstermede dile getirilen öğütler, Hüseyin zengin dünyasını süslüyordu. Bu hususta okuduğu nefes ve ilahilerle bazen dile getirirdi. Bundan dolayı karıncayı incitmeyen bir mizaca sahipti. Din ve mezhep ayrımı yapılmasına izin vermez ve bunları Türkmenler arasına sokulan bir fitne olarak görürdü.

Ankara’daki yılları geride bırakan Hüseyin Şahbaz, doktora için İstanbul’a taşındığı zaman, bu sefer daha sık görüşmeğe başladık. Bizim İstanbul’da olan ekibimizin bir parçası olmuştu artık. İstanbul’da Fikret Hüseyin, Mustafa Peri, Yılmaz Ali Özkan, Yavuz Ali, Ziya Salihi, Nejdet ve daha birkaç arkadaş grubu ile kaynaşan Hüseyin, aynı uyum ve ağırbaşlılık içinde hareket etti. Şimdi geriye dönüp baktığımda aramızdan ayrılan aziz ve kıymetli arkadaşlarımıza Allah’tan rahmet dilerken, geride kalanlara asude bir ömür diliyorum.

Sevgi ve dostluk onun şiarı ve prensibi idi. Kendisinden incinen, kırılan ve darılan kimse olmamıştır. Kendini hiçbir zaman öne çıkarmaz, hep arka planda kalmayı tercih ederdi. Gösterişten nefret eder, şöhret düşkünlerinden uzak dururdu. Bunca tevazua karşılık ondaki bilgi birikimi ve kültür derinliği kolayca sezilirdi. Bazı karalamalarını hiçbirimize göstermezdi. Hatta güzel Türkçesi ile yazdığı metinleri göstermekten utanır ve “bunlar önemsiz şeyler, ağabey” der ve saklardı. Irak’a döndükten sonra üniversite hayatı ve meşguliyeti daha fazla olmuştu. Ancak orada gizliden gizliye şiirler yazdığını başka kanallardan öğrenmiştim.

Hüseyin Şahbaz’ın bence en büyük tarafı, Türkmen toplumuna zengin bir miras olarak bıraktığı doktora tezidir. Büyük boy 600 sayfayı aşan bu tezin mutlaka basılması gerekir diye düşünmüş ve kendisine söylemiştim. Bana “aradan uzun yıllar geçti ve üzerinde tekrar çalışılıp gözden geçirilmesi gerekir” gerekçesiyle kabul etmedi. “Tamam çalış ve bitince biz basarız” dedimse de dinletemedim. Eminim yine kendini göstermekten çekiniyor ve biraz da “artık yaşlandım, uğraşamam” gibi bahaneler uyduruyordu. İşin en üzüldüğüm taraf Hüseyin Şahbaz’ı mensup olduğu toplumun tanımamış olmasıdır. Belki bu yüzden, her şeyden soğumuş, köydeki evinde hatıraları ile yaşamayı tercih etmiştir. Her şeyi içine atan Hüseyin, bu hususta da bize bir ip ucu vermedi.

Kendi deyimiyle çamurlu bir damda büyümüş ve ilk kimliğini orada kazanmıştı. Onun ilk mektebi annesinden duyduğu ninnilerdi. Bu ninnilere öylesine içten inanmıştı ki, bunları hayatının prensibi edinmişti. Onun yazdığı “Yollar ve İzler” şiirini ele geçirince, bir hazine bulmuş gibi sevinmiştim. Bu şiiri yan tarafta okuyucularla paylaşmak istedim. Zira Hüseyin Şahbaz’ı ve onun dünya görüşünü bu şiir öylesine güzel yansıtıyor ki, benim burada yazdıklarım belki bir hiç kalır. Şiirdeki anlatım ustalığı, dilinin sadeliği yanında asıl bu şiirin verdiği büyük ders, insanların kimliğini kazanmada tutacağı sağlıklı yolu göstermesidir. Hüseyin’in seviyesini ve değerini ortaya koyan bu şiiri bütün arkadaşlarımızın okumasını dilerim.

Topluma borcunu ödeyen Hüseyin Şahbaz ender yetişen büyük bir değerdi. Böylesine değerli bir bilim insanının ve gerçek yurtsever bir kişinin vefatından dolayı acımız ve kaybımız büyüktür. Bundan dolayı Türkmeneli dünyasına baş sağlığı, ailesi ve yakınlarına sabır ve metanet diliyorum. Allah rahmet eylesin ve mekânı cennet olsun.

Hüseyin ŞAHBAZ
Yollar ve İzler

Söğütlerle çevrili iki yanı
Bir köyde hayata gözlerim açtım
Her köşesinde var binlerce anı
Anılardan bir demet size seçtim

Bir yaz gününde dünyaya gelmişim
Annem anlatırdı sorduğum zaman
Bunu yıllardır böylece bilmişim
Günler aylar geçti tatlı hem yaman

Adıma gelince amcam bırakmış
Seçmiş adımı rüya âleminden
Beşiğe annem gök boncuk takmış
Korur diye kötüler nazarından

Annem beşikte beni uyuturdu
Yanık sesiyle leyle söyleyerek
Bol ak sütüyle emzirir dururdu
Oğuldur çabuk büyüsün diyerek

Diş çıkarttım başa dendüc saçıldı
Emdiğim o ak sütle ayak tuttum
Leyleler duyarak dilim açıldı
Övünür annem: Ben oğlan büyüttüm

Annemin leyleleri hâlâ kulağımda
Çınlar durur büyüdükçem büyür
Hatırlayıncam yaş birikir göz bulağımda
Ruhum o leyleleri hâlâ anar da uyur

Dinlediğim o leylelerden size
Söylemek istiyorum birkaçını
Çocukken leyleler alınmaz göze
İnsan büyüdükçe okşar içini

Aziz balam leyley ederem yatasan
Kaday alım konca güle batasan
Başıya dönüm konca gül kölge salıp
Menim gülüm kölgesinde yatasan

Aziz balam leyley ederem dayım
Kaday alım yuxuy olsun mülayım
Başıya dönüm Xudama çox yalvarram
Vallah balam olasan menim payım

Aziz balam leyley ederem naçar
Kaday alım leyley derd ögün açar
Başıya dönüm Xudaya çox yalvarram
Menim gülüm beke suçumdan geçer

Aziz balam leyley edim yatınca
Kaday alım beklerem ay batınca
Vallah balam gözüme şiş batırram
Başıya dönüm sen hasıla yetince

Menim balam beşigi beş kuruştan
Kaday alım bağırdağı gümüşten
Başıya dönüm-Beslediğ beyyük ettiğ
Aziz balam-Xudam versin yengişten

Duyduğum leyleler sayıca çok
Şu anda bunları çok azdır bilen
Duyulmaz oldu söyleyeni hiç yok
Uyur çocuk yalancı mama ilen

Eski söz diye bunlardan geçildi
Bozuldu eski anneler düzeni
Çocuk büyütmede ayrı yol seçildi
Ne yapmalı gelenekler bozanı?

Köye gidişlerimde içten gelen
Bir istekle ben kabartırım kulak
Duymam kalmamıştı leyle söyleyen
Kurumuştu artık su içtiğim bulak

Yüzyıllar önce bizler yola çıktık
Leylelerle sapmadık sağa sola
Yazık şimdi leyleleri unuttuk
Girdik sonu belli olmayan yola

Cansız durur kâğıt yapraklarında
Leylelerimiz unutuldu bazısı
Bazı eski duvar oyuklarında
Bu imiş onların alın yazısı

Hasan Özmen Bayatlı
(Karatepe, Diyale, 1956-Kerkük, 5 Ağustos 2020)
Türkmeneli bölgesinden gelen üçüncü acılı haber, Türkmen siyasetçi Hasan Özmen Bayatlı’nın geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmesiydi. Kerkük’te tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Bayatlı, uzun yıllar Türkmenlerin Irak’ta verdiği siyasi mücadelede aktif rol alan isimlerden biriydi.

Hasan Özmen Irak’ın Diyale kentine bağlı Karatepe ilçesinde 1956 yılında dünyaya geldi. Bayatlı’nın ailesi Kerkük’e yerleşmişti. İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te gördükten sonra yüksek tahsilini yapmak üzere Türkiye’ye gitti. Adana’da Mühendislik Fakültesinin İnşaat bölümünü bitirdi. Daha sonra bir inşaat firmasında mesleğini icra ederek hayatını kazandı.

Bayatlı 1990 yılından itibaren siyaseti seçerek mücadele hayatına atıldı. Türkmen davasının takipçisi olarak Irak muhalefet grupları ile hareket etti. Kurulan Irak Milli Türkmen Partisinde aktif görev aldı. Türkmenlerin siyasî alanda varlığını göstermek için çabalar harcadı. Irak’ta dikta rejiminin 2003 yılında devrilmesinden sonra Irak’ın içinde mücadeleye başladı.

Irak Türkmen Cephesinin partileşmesi üzerine mücadelesine bu kuruluşun çatısı altında devam etti. Türkmen Cephesinin değişik bölgelerde değişik seçim siyaseti takip etmesinden dolayı Diyale ilinden milletvekili adayı oldu. Irak’ın 2010 yılındaki parlamento seçimlerinde milletvekilliği kazanarak meclise girdi. Daha sonraki dönemlerde siyasi arenada faaliyetini sürdürerek, Irak Türkmen Cephesine destek olmaya devam etti.

Son olarak Kâzimî tarafından kurulan Irak kabinesine bir Türkmen bakanın da atanması konusunda yapılan mücadele sonucu Başbakan Kazımı Irak’ta uzun yıllardır beklenen Türkmen kökenli bakan arayışını sona erdirmek için Irak Parlamentosuna devlet bakanlığına aday gösterdi. Böylece Irak’ta Devlet Bakanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak bakanlık atanması Irak Parlamentosunda oylanmadan eski Türkmen milletvekili Hasan Özmen Bayatlı, 5 Ağustos 2020 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Ölümü büyük üzüntüye yol açan Bayatlı’nın cenazesi 6 Ağustos günü Kerkük’te toprağa verildi. Evli olan Bayatlı’nın Batuhan adlı bir oğlu vardır.

Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı ve Parlamento İnsan Hakları Komitesi Başkanı Erşat Salihi’nin resmi hesabından defin işlemlerine ilişkin video paylaşıldı. Irak Türkmen Cephesi Lideri Erşat Salihi, vefat eden dava arkadaşı Bayatlı hakkında şu ifadeleri kullandı:

“Kalp krizi geçirerek vefat eden Hasan Özmen Bayatlı’nın, Irak’ta uzun yıllardır beklenen Türkmen kökenli bakan arayışını sona erdirmesi düşünülüyordu. Irak Başbakanı tarafından devlet bakanlığı görevine önerilen Bayatlı’nın dün ani ölümü buna fırsat vermedi.
Dava dostum, yol arkadaşım, mücadeleci kardeşim Hasan Özmen Bayatlı’nın ölümü hepimizi, bütün Türkmeneli’yi sarstı. Mekânın Cennet olsun değerli kardeşim. Türkmeneli siyaseti, Türkmeneli davası çok değerli bir ismini kaybetti.”

Ömrünü Türkmen davasına adayan Hasan Özmen Bayatlı’ya Tanrıdan rahmet, Türkmeneli camiasına da baş sağlığı diliyoruz.

Dedeler Yadigârı Yetim Kaldı
Cihat Demirci
(Kerkük, 1956-Ankara, 6 Ağustos 2020)

Durdum Kerkük dağında
Gözüm Teze bağında
Keşke bir gün oturağ
Köprü’nün çardağında
Öldüysem gömün meni
Kerkük’ün torpağında

6 Ağustos 2020 tarihinde duyulan dördüncü acı haber Türkmeneli’yi büyük üzüntüye boğdu. Bu acı haber sevilen halk şairi ve hoyrat ustası Cihat Demirci’nin vefat haberiydi. Tedavi için Ankara’ya getirtilen Cihat tedavi altına alınır alınmaz hayatını kaybetmiş oldu. Dedeler Yadigârı programının sevilen sunucusu Cihat Demirci 1956 yılında Kerkük’ün Piryadi mahallesinde doğmuştur. Dokuz çocuklu bir ailenin ilki olarak dünyaya gelen Cihat, ilkokulu Kerkük’te bitirdikten sonra, baba sanatı olan demircilikle uğraştı. Soy adını da baba mesleğinden almıştır.

Geçim sıkıntısı yüzünden gönüllü olarak askere yazıldı ve as subay rütbesine kadar ulaştıktan sonra emekliye ayrıldı. Mâni ve hoyrat vadisinde tanınan bir ailenin çocuğu idi. Bu yüzden hoyrat, mâni ve makam gibi sanatlara rağbet gösterdi. Bu alanda başarı kaydetti. Yüzlerce hoyrat ve mâni dörtlüğünü ezbere okuma yeteneğine sahipti. Böylece bir oturuşta onlarca hoyrat ve mâniyi söyler dururdu. Düğün, sünnet ve başkaca eğlence törenlerinde, özellikle fasıllar ve nağmeler arasında hoyrat dörtlükleri okurdu. Daha sonra kendi icadı olan bu geleneği sürdürdü.

Ölümü ve cenaze töreni Kerkük’te görülmedik bir ilgi odağı olan Cihat gerçekten milletin gönlünde taht kurmuş bir halk şairi idi. Özellikle Türkmeneli Uydu Televizyonunda yayımlanan Dedeler Yadigârı programını sunarken aralarda hoyrat dörtlükleri okuması, kendisini hem şöhrete kavuşturmuş hem de seyircilerin sevgisini kazanmasına vesile olmuştu. Kendisine Allah’tan rahmet ve mağfiret; ayrıca Telafer’den Mendeli’ye kadar uzanan Türkmeneli yurduna baş sağlığı dilerken, ondan seçilmiş hoyrat ve mâni dörtlüklerini okuyucularımıza sunuyorum.

Cihat Demirci’den
Bir Şiir ve Hoyratlar

Şiir
Düştüm yatağa xeste
Can çekirem son nefeste
Hissedirem başım üste
Gelen ağlar giden ağlar

Xeber verin yazarıma
Ağlamasın azarıma
Billem ölsem mezarıma
Gelen ağlar giden ağlar

Dıxtor mene ilaç ele
Gözüm yaşı döndü sele
Qere günde bizim ele
Gelen ağlar giden ağlar

Hoyratlar
Zubun çeket katımız
Asıl attı atımız
Bin xesteni sağ eder
Bizim bir xoryatımız

Men Kerkük’ün bağıyam
Erbil’in yarpağıyam
Altunköprü qoy bilsin
İtmiyen bulğıyam
Teze Tavuğ Beşir’in
Her zaman çardağıyam
Duzhurmatı milletin
Her şeyde ortağıyam
Qaranlığ yurdum için
Vallahi çırağıyam

Bu diyarda xanım var
Qilincim qalxanım var
Nice buranı salım
Yüz gömülen canım
Nişan da o nişandı
Torpağında qanım var

Bax gevlim yarasına
Tez olaş çarasına
Kâfırlar fitne saldı
İslamlar arsına

Axtı gözümün yaşı
Sönmez gevil ataşı
Ne dindi ne imandı
Qardaş vurrı qardaşı

Dünyanın tapısına
Bax gözel yapısına
Beşer olsun düşmesin
Reziller kapısına

Din iterse
Xér iter din iterse
Bize olduğu zulum
Görmedi dini terse

Kerkük atrafı dağlar
Dağın öğünde bağlar
Kurbanam o Türkman’a
Gelib bizi kucağlar
Gevlinde iman olan
Bes Allah’a bel bağlar
İstiriğ çalışağın
Qoymırı el ayağlar

Dost elinde sapan ol
Gözel xuyu kapan ol
Gevil qırmağ sehildi
İgidiysev yapan ol

Yandı canım bütünü
Göge qaxtı tütünü
On balam var unutmam
Men nenemin sütünü

Mecliste saqi yoxtı
Camıda faqı yoxtı
Telafer’den Kerkük’ün
Gevilde farqı yoxtı

Yük apardığ xana biz
Yükü aldığ yana biz
Bu diyardan çıxmarığ
Bulanırsağ qana biz
Çünkü bırda gömmüşüğ
Bala baba ana biz
Yada demeriğ söndir
Ölseğ yana yana biz
Avçıyığ asi yerde
Quş endirriğ dene biz
Asmandan qeyye yağsa
Yaşarığ merdene biz

Bu köyden vali gider
Yüz kere geli gider
Güçlü güzel paralı
Her yerde eli gider

Bu köyden paşa gider
Billem dağ daşa gider
Ne eyliğ unudulu
Ne zulum başa gider

Bu köyden ağa getti
Meveli bağa getti
Heqqime ulaşıncam
Derim dabbağa getti

Vatan daşı
Altundı vatan daşı
Vafalıyığ severiğ
Her asıl vatandaşı

Sele oxun atana
Ox çalmasın yatana
Canım qurban ederem
Yaşadığım vatana

Ha var var
Zenginlerde ha var var
Yetimlerin evinde
Şivan fizzah havar var
Gevlimiz şad olaydı
Biz çaxaydığ ha verver

Bıraxtıv ğemde meni
Gözleri nemde meni
Odu zaman hiç etti
Hem seni hem de meni

Bıraxtıv xanda meni
Xanda bir yanda meni
Gözüm sene tikmiştim
Terk ettiv sen de meni

Bizden nece vaxt getti
Telih getti baxt getti
Qul öldi ağa köçti
Soltan düşti taxt getti

Qaldım gün batan yerde
Zalım ox atan yerde
Bir gün biz de yatarığ
Babamız yatan yerde





Kaynak: Kardaşlık 87. sayı
Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

31 - Türkmen Yazar Mehmet Hurşit Dakuklu’nun Ardından
32 - Türk Ocakları ve Irak Türkmenleri
33 - Türkmenler Erdoğan’a Neden Kırgın…
34 - Büyük Dava Adam‎: Mevlut Taha KAYACI, Hakka Yürüdü
35 - Külah Kapma Yarışı Hızlanırken
36 - [SEÇİM SONRASI IRAK] Şaşırtmayan sonuçlar
37 - Irak Seçimleri ve Türkmenler
38 - Büyük Kaybımız - İhsan Doğramacı
39 - Kerkük’ün Türkmenliği Tarihî Bir Gerçektir
<< Önceki <<