Arabic Turkish
 
2021-08-07   Arkadþýna gönder
283 (171)


KILIK DEĞİŞTİRMİŞ ALINTILAR


Önder Saatçi

Türkçenin Arapça ve Farsçayla olan ilişkisi bir başkadır. Bu ilişki öyle bir boyuta gelmiştir ki birçok kelime, deyim ve hatta cümle kalıpları birinden diğerine geçmiş, Bu geçişlerde bazen bir dil diğerine köprü vazifesi görmüş; böylece kelimeler ve kavramlar sürekli bir akış hâlinde olmuş. Dilciler, diller arasındaki bu türlü ilişkilere “kültür akrabalığı” diyorlar. Ancak kelimeler birinden diğerine geçerken azcık şekil ve anlam da değiştirmiş. Ne de olsa bir kelime elimize geçti mi onu yoğurmak bizlere kalmış. Şimdi, Türkiye Türkleriyle ile Irak Türkmenlerinin kullandıkları bazı kelimelerin, bu iki dilden alındıktan sonra hangi anlam farklılıklarıyla bugüne ulaştıklarını görelim. Yalnız, her iki lehçemizde, kelimeler arasındaki anlam farklarına rağmen aralarında yine de birtakım ilişkiler var mudur yok mudur, bunlara da bakalım:

İlk kelimemiz Türkiye Türkçesindeki büryan “ateşte susuz pişirilen et”. Bu kelime daha çok fırında, tandırda pişirilen yemekleri hatırlatıyor. Belki Türkmenler de şimdi ateş üstünde ve suyla pişirdikleri biryaniyi bir zamanlar tandırlarda pişiriyorlardı, kim bilir…

Bu gibi kelimelerin bir diğer çifti de ḳemere “özel otomobil”-kamara “gemi odası”. Görünüşte biri ince diğeri kalın telaffuzlu. Fakat anlamlar çok farklı. Neden olsa gerek? Acaba, kamarada seyahat eden kişi nasıl ki özel bir alanda bulunuyorsa şahsi mülkü olan otomobildeki kişi de özel bir alanda bulunuyor olmasından mı ki…

Türkmenler ‘entikeyi “komik” anlamında kullanıyorlar. Zaten, Türkiye’deki kardeşleri de “tuhaf” insanlara antika diyorlar. Komiklik biraz da tuhaflıktan doğmuyor mu?

Firişte, Türkmenlere göre “hayalet”. Bununla korkutulurduk çocukluğumuzda. Ama Türkiye’deki anlamı çok masum. Şimdi eskilerde kalmış bir kız adı sadece: Feriştah. Her hâlde eskiler, kızları “melek” kadar güzel olsun diye bu adı koyarlarmış yavrularına. Zaten, Farsçadan gelirken de “melek” anlamındaymış bu kelime. Hem, 13-14. yy’da Orta Asya Türkleri bunu “melek” anlamıyla da kullanmışlar. Fakat daha sonra olanlar olmuş ve kelimenin başına ne işler gelmiş görüyorsunuz işte.

İnsanların birbirine bir şeyler anlatmasına Türkmenler ḥakât derken Türkiye’dekiler çeşitli olayların edebî bir şekilde anlatılmasına hikâye demişler ve bu iki kelime birbiriyle alakasızmış gibi bir durum arz eder olmuş. Hâlbuki bir elmanın iki yarısı.

Türkmenler ‘invanı Arapçadaki gibi “adres” anlamıyla kullanıyorlar. Fakat Türkiye’dekiler bu kelimeye unvan demiş ve “san, titr” anlamları vermişler. Yakından bakarsak, her ikisi de bir şeyleri tarif ediyor. Biri oturulan yeri diğeri kişinin toplumdaki yerini.

Mukayyet kelimesinde ise tersi olmuş. Türkiye Türkleri Arapçadaki “bağlı” anlamına, hatta telaffuzuna büyük ölçüde sadık kalmış, Türkmenlerse maḳayat diyerek bu kelimenin hem telaffuzunu değiştirmiş hem de ona “dikkat” anlamı vermişler. Öyle ya, bir şeye kendini bağlamazsan ona maḳayat olamazsın.

Türkmenler otomobile “otombil, tırombel” dedikleri gibi sayara da diyorlar. Türkiye Türkleri ise, şimdi unutuldu ama, bir zamanlar, “güneşin etrafında dönen gezegenlere” seyyare derlerdi. Biri yerde diğeri gökte. Ama her ikisi de seyir hâlinde. Yani yürüyüşte…

Bu iki Türk lehçesi arasında daha birçok kelimeler var ki nasıl olup da bu kadar farklılaştığını hayatta anlayamazsınız. Mesela, doşab ile hoşaf. Her ikisinin de tatlı olduğunu biliyoruz, ancak bambaşka lezzetler bunlar. Fakat, kelimenin asıl anlamının “tatlı su” olduğunu bilirseniz mesele anlaşılıyor. Biri “pekmez”, bir bakıma tatlı üzüm suyu, diğeri kurutulmuş meyvelerin şekerli suda kaynatılması.

Kendini böylesine saklayan bir çift kelimemiz daha var: mırabba-maraba. Türkmenler Araplardan aldıkları bu kelimeyi çok az telaffuz farkıyla “reçel” anlamında kullanırken, Türkiye Türkleri bunu “bir ağanın emrinde çalışan tarım işçileri” için kullanıyorlar. Size garip geliyor olabilir. Fakat kelimenin Arapçadaki asıl anlamının “beslenmiş” olduğunu; reçellerin şekerle beslenmiş meyveler, marabalarınsa ağanın beslemeleri olduğunu bilirsek bu garabetin nereden kaynaklandığı da ortaya çıkmış olur.

Dahası da var: şaraza “bilinen, alışkın”- şiraze “kitap yapraklarını düzgün tutan şerit”. Aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak çok zor. Her ikisinin de “bir arada bulunma” kavramıyla ilgili olduğu söylenebilir. İnsanın bir yeri, bir kişiyi iyi tanıması sıklıkla bir arada olmasına bağlı değil mi? Kitap yaprakları da şiraze sayesinde bir arada tutuluyor. Nasıl bağlantı ama…

Bir de mizreḥ “topaç” ve mızrak “eski bir silah” var. Biri çocukların oynadığı diğeri ise büyüklerin savaşta kullandığı. Ne alaka diyeceksiniz değil mi? Fakat kelimenin Arapçadaki anlamının “dürt-” olduğunu, Türklerinse bunu “sapla-” şeklinde anladıklarını bilirsek, çocukların topacı yere, büyüklerinse mızrağı düşmanlarına sapladıklarını anlarız değil mi?

Türkçenin farklı lehçelerine Arapça ve Farsça dışındaki yabancı dillerden de kelimeler girmiş ve hâlâ girmeye devam ediyor. Mesela, İngilizler Irak’ta kaldıkları sürede Irak Türkmenleri onlardan bazı kelimeleri ödünçlediler. Bunlardan biri leyit idi. Asıl anlamı “ışık, lamba”. Ancak Türkmenler bunu “el feneri” anlamında kullandılar. Şimdilerdeyse Türkiye’deki elektrikçilerde let lambalar satılıyor. Bir bakıma elektirikçiye geden bir Türkiyeli, bana bir let ampul ver, derken; aslında bana “lamba lamba” ver demiş, oluyor. Elektrikçi öyle anlamıyor tabi.

İngilizlerin Irak Türkmenlerine bıraktıkları bir kelime de Türkiye Türklerinin “çaydanlık” dedikleri kitli. Şimdiyse Türkiye’deki mağazalarda ketıl “su ısıtıcısı” satılıyor. İngilizler de aynı şekilde söylüyorlar bunu.

Eskiden Kerkük’teki evlerde terece varmış. “Duvara açılan bu oyuklar”a bazı ufak tefek eşyalar konurmuş. Bu kelime de Batılı. Aynı kelimeyi Türkiye Türkleri teras şekline getirmiş ve “evin dam kısmını oluşturan düzlüğ”e bu kelimeyi layık görmüşler. İyi de evin iki farklı bölümüne aynı ad verilir mi? Verilmiş işte. Ne de olsa ikisinde de düzlük var.

Kerküklüler art niyetlilere müzür, Türkiye’dekilerse zararlı olan her şeye muzır derler. Art niyetlilerin zararlarından da az çekmemiştir insanlar ne de olsa.

Demin biryaniden bahsetmiştik fakat ḥelim aşından söz etmedik. Türkmenlerin ḥelim aşı Türkiye’deki “aşure”nin karşılığı. Gerçi hazırlanışı biraz farklı ancak malzemeleri büyük ölçüde aynı. Tabi her ikisi de Kerbela şehitlerini anmak üzere hazırlanıyor ve eşe dosta dağıtılıyor. Fakat bu ḥelim ile hellim arasında nasıl bir ilişki var ki? Her hâlde ikisinin de çok duru olmamasından dolayı, aynı kelimeyi telaffuz farkına büründürerek iki ayrı gıdaya ad olarak vermişler.

Bun arada, Iraklı Türkmenlerin miḫlemesi ile Karadenizlilerin mıhlamasını da unutmuyoruz. İkisinde de yumurta var. Ancak yumurtanın yanında, birinde kıyma diğerinde ise peynir.

Farklı coğrafyalardaki Türkler dilleri bir olmasına rağmen, dilin en önemli malzemesi olan kelimeleri ihtiyaca göre farklı farklı anlamlarla kullanır olmuşlar. Aslında her dil için de böyledir bu. Dilimizin zenginliklerini kavramak da bu ayrıntıların farkına varmakla oluyor işte.

Yazıdaki kelimelerin karşılaştırmalı anlamları:

IRAK TÜRKMENLERİ TÜRKİYE TÜRKLERİ
biryani: bir pilav yemeği büryan: tandırda susuz pişirilmiş kebap
doşab: pekmez hoşaf: şekerli sulu tatlı içecek
‘entike: komik antika: tarihi döneme ait, acayip, tuhaf
firişte: hayalet feriştah: bir şeyin en üstünü
ḥakât: söz, konuşma hikâye: öykü, anlatı
ḥelim: aşure yemeği hellim: bir çeşit peynir
‘invan: adres unvan: ad, san, titr
ḳemere: özel otomobil kamara: gemi odası
kitli: çaydanlık ketıl: su ısıtıcısı
leyit: el feneri, far let: bir çeşit lamba
makayat: dikkatli mukayyet: bağlı
mırabba: reçel maraba: ayni ücretli tarım işçisi
miḫleme: yumurta ve kıymayla yapılan yemek mıhlama: yumurta ve peynirle yapılan yemek
mizreh: topaç mızrak: ucu sivri, elle atılan, eski bir silah
müzür: art niyetli, kötülük yapmayı seven muzır: zararlı
sayara: otomobil seyyyare: gezegen
şaraza: alışkın şiraze: kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şerit
terece: duvarda oyuk, niş taraça: teras




Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - TUNUS’TAN GELEN KİTAP
2 - GURBETTE TÜRKMEN OCAKLARI
3 - KANAYAN YARAMIZ: DOĞU TÜRKİSTAN
4 - TÜRKMEN EĞİTİMİNİN BAZI SORUNLARI
5 - IRAK TÜRKLERİ NASIL TÜRKMENLEŞTİ?
6 - KERKÜK ÇOCUK DİLİNDE ESKİ TÜRKÇE KELİMELER
7 - TÜRKİYE TÜRKÇESİNDE NELER OLUYOR?-5
8 - TÜRKÇEYLE ARAPÇA ARASINDA SIKIŞMIŞ TÜRKMENLER
9 - IRAK TÜRKLERİNİN YÜKSEKÖĞRETİM ATAĞI
10 - TELÂFERLİ SANATÇI ÖMER TÜRKMENOĞLU İLE MÜZİK SOHBETİ
11 - IRAK TÜRKMEN AĞIZLARI İÇİN NELER YAPILMALI?
12 - KERKÜK’TE SPOR NASIL YARALANDI
13 - TÜRKİYE TÜRKÇESİNDE NELER OLUYOR?-3
14 - ÇOBAN HIDIR ULUHAN (1948 - )
15 - İTTİ BIÇAK SÜTÜ KESTİ
16 - SUPHİ SAATÇİ’NİN IRAK TÜRKMEN FOLKLOR ARAŞTIRMALARINA KATKILARI
17 - Prof. Dr. Ali İhsan Öbek’le Divan Edebiyatı Sohbeti
18 - IRAK TÜRKMEN AĞIZLARINDAN ŞAŞIRTAN KELİMELER (Yalancı Eşdeğerler)
19 - IRAK TÜRKMEN SOSYOLOJİSİNE DOĞRU
20 - MESELEMİZ YALNIZ ALFABE Mİ?
21 - HADİ GÜZEL’İN KERKÜK TÜRK KÜLTÜR MERKEZİ HATIRALARI
22 - IRAK TÜRKMENLERİNİN TÜRKİYE’DEN BEKLENTİLERİ
23 - IRAK TÜRKMEN AĞIZLARININ MÜKEMMEL SÖZLÜĞÜNE DOĞRU
24 - HOCAM AHMET NAHMEDOV’LA AZERBAYCAN SOHBETİ
25 - HABİB HÜRMÜZLÜ’NÜN HATIRALARINDAN BİR YAPRAK
26 - HABİB HÜRMÜZLÜ’NÜN HATIRALARINDAN,, IRAK TÜRKMENLERİNİN YAKIN GEÇMİŞİNE PENCERELER
27 - IRAK TÜRKMENLERİNDEN BİR DİLCİ: İHSAN S. VASFİ
28 - TÜRK DIŞ POLİTİKASINI ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM
29 - Kerkük Hoyrat ve Mânilerinde Millî Duygular-II
30 - KERKÜK HOYRATLARINDA TÜRKÇE SEVDASI
>>Sonraki >>