Arabic Turkish
 
2007-08-09   Arkadþýna gönder
1389 (657)


Var Olmak Üstüne İki Mesele, Bir Not


Gökhan B. Yetiş

Dostum Çetin Bayatlı’ya ithafen…

Var olmanın Kendisi

Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.
Ömer Hayyam, Rubailer


Var olmak ve onun en somut belirtisi olan hayatın anlamını kavramak, ilkçağlardan beri düşünürlerin uğraşı olmuştur. Her medeniyet kendi kültürüne göre var olmayı anlamış, gerektirdiklerine farklı şekillerde katlanmışlardır. Var olmak, bireyler için olduğu kadar toplumlar için de önemli bir mücadele amacı olagelmiş, şartlara direnebilen ve uyum sağlayabilen toplumlar savaşımı kazanıp, günümüze kadar gelebilmişlerdir.

“Hayat bir hata olmalı” der Schopenhaur… Hint ispritizması ve Kant şüpheciliğini sentezleyerek hayatın ve onu şekillendiren dünyanın aslında olmaması gerektiğini savunurken, kurtulamaz yine de –karşı olsa da- beslendiği Ortodoks Hristiyan inancından. Doğan her yeni bebek, günahıyla doğar ve ancak vaftiz edilmesiyle saflaşır Batı kültüründe. Varlığa erişmek, dünyaya gelmek bir ceza olarak algılanır. Tanrı’ya hesap sormaya kadar varan bu inanç çizgisinde, var olmak başlı başlına bir mutsuzluk kaynağıdır.

İslam’la birlikte yayılan düşüncede, insan suçsuz doğar ama kötülük işleme yetkinliğine sahiptir, en az iyilik etme potansiyeli kadar. Dolayısıyla, var olmak bir imtihandır Doğu kültüründe. Hiç yadırganmaz, bilakis gerekli görülür elmas ruhlarla kömür ruhların ayrılması için. Bunda bir kısım insanları küçümsemek de yoktur aslında. Kömür ile elmasın özü birdir ama biri sadece daha fazla pişmiştir toprakta.

Geçim kaynaklarının ve toplumsal yapının değişmesiyle hayata bakış açısı da aynı doğrultuda değişmiştir. Sanayi Devrimi ve makineleşme, toprağa dayalı Tarım toplumu devrinde etkili olan sığ, bağnaz düşüncelerin aşılmasında etkili olmuştur. Bu yeniliğin heyecanı ile her olguya mekanik bir kesinlikle bakılmaya başlanmıştır. Newton’un mekanik evreni ile Descartes’in insan vücudunu, hatta psikolojisini dahi mekaniklik içerisinde anlatması bu devrimle birlikte güç kazanmıştır. Ama Descartes aynı zamanda var olmanın şüpheciliği üzerine ilk çalışmaları da vermiştir. Ona göre, kesin olan bir şey vardır, o da bir şeyin doğruluğundan şüphe etmektir. “Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmek ise var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım.” çıkarımıyla sadece çağını değil, Spinoza ve Kant gibi düşünürleri de etkilemiştir.

Günümüze gelirken, özellikle Quantum teknolojisinin yaygınlaşmasıyla bilgi, üretilen bir meta haline gelmiş, baş döndürücü bir hızla gerçekleşen yenilikler, insanoğlunun düşünce dünyasında geniş ufuklar açmıştır. Gelişen süreç, var olmak üzerine yapılan çalışmalarda somut çıkarımlar yerine daha çok “var olmak ile olmama arasındaki çizginin incelmesi” sonucuyla tekrar baş başa bıraktı bizleri. Atom içerisinde elektron parçacıklarının çekirdeğin etrafında dönmesine rağmen, tam olarak koordinatlarının bilinemeyeceği gerçeğiyle karşılaşan bilim adamları, Newton mekaniğinin artık mikro alemde geçersiz olduğunu da kanıtlamış oldular. Artık bilim dünyası, var olmayı katı kalıplara sokmak yerine “olasılıklara” yönelmişlerdir. “Schröndinger’in Kedisi” adıyla ünlenen deneyde gösterildiği gibi, artık bir parçacık aynı anda iki farklı temel özelliği birden taşıyabilecektir. Bu paradoksta, var olmanın tek boyuta indirgenemeyeceğinin işaretleri vardı. Yine bu dönemde Einstein’in öncülüğünü yaptığı “görelilik kuramı” ile var olmanın aynı anda farklı yerlerde farklı şekillerde algılanabileceği kanıtlanmıştır. İşte süregelen var olma savaşlarında farklı itkilerin görülmesinde de bu “olasılık” ve “görelilik” inançlarının büyük payı vardır.


Var Olmanın Acımasızlığı

Var olmak ya da olmamak, mesele bu.
Gözü dönmüş talihin sapanına, oklarına,
İçin için katlanmak mı daha soylu,
Yoksa, bir dertler denizine karşı silaha sarılıp
Son vermek mi onlara?
Shakespeare, Hamlet


Var olabilmek için ne kadar acımasız olabilir insanoğlu? Bu soruya çarpıcı sahneleriyle cevap veren Testere (SAW) filmini izlerken, “böyle şeyler olabilir mi?” sorusu aklımıza defalarca gelse de, aslında hiç de yabancı değil dünya bu tür vahşi sahnelere…

Var olmak, var olmayı idrak edebilen bir bilince ihtiyaç duyar. Schopenhaur’a göre bu bilinç, iradede saklıdır. Ona göre irade varlığa eriştiğinde (bilinçlendiğinde), kendisini “sonsuz ve sınırsız bir dünyada, hepsi mücadele eden, hepsi acı çeken, sürekli yanılıp hayal kırıklığına uğrayan sayısız fert arasında bir fert” olarak bulur. Bu duruma dayanamayan iradenin ise derhal gerisin geriye eski bilinçsizliğine koştuğunu belirtir. Pascal Bruckner de dilimize “Masumiyetin Ayartıcılığı” adıyla çevrilen eserinde aynı durumun günümüzde de geçerli olduğunu savunur:“Modern insanı başka bir düş kırıklığı bekliyor: Dünyada biricik olduğunu sanması ama herhangi biri olduğunu anlamasıdır bu.”

İletişimin yaygınlaşmasıyla “bireylerden bir birey” olduğunun daha çok farkına vardı insanoğlu. Belki bu bir gerçekti ama bu gerçek karşısında tutunamadı. İnsanlık onuruna yakışmayacak hareketlere yöneldi, kendi varlığını -farklı olduğunu- ispatlamak için. Her biri totaliter yönetimlerden kurtulur kurtulmaz, tanınmak istedi ama diğer insanlar onları bir sepetteki yumurtalar gibi ayırt edememekte. Yok sayılmamak, ilgi görmek için insanoğlu, “çocuksu” itirazlarla yardım istemeye başladı. “Çocuk… kendisine her konuda koşulsuz karşılıksız izin verilen varlığımız… çocuksuluk sınırsız bir açgözlülükle bir emniyet isteğini birleştirir, en küçük yükümlülüğe uymak zorunda kalmadan kendi sorumluğunun üstlenilmesi dileğini sergiler” der Bruckner. Aslında salt bir kötülük içermez çocuksuluk. Özgür ve özerk bir insan olarak çıkmak “başkalarının yargısının üzerimizdeki korkunç baskısını doğal olarak içeren pahalı bir ülkü”dür ne de olsa.

Çocuksulaşmadan daha tehlikelisi, Dünya Savaşlarının ardından sıkça başvurulan “kurbanlaşma”ya yöneliştir. Bu konuda ilginç çalışmaları olan Bruckner kurbanlaşmayı şu şekilde tanımlar: “Kurbanlaşma, korkuya kapılmış olanın onu korkutan şeyle baş etmeye çalışacağı yerde, kendini acınacak bir nesneye çevirmekle bulduğu bir çaredir… melekliğin eşanlamlısıdır, suç yokluğu, kötülük yapabilmekten uzak olma anlamına gelir.” Kurbanlaşma bu yönüyle; bir davanın uluslararası kamuoyunca kabul görmesi için gerekli olan ilgi ve sempatinin, zulüm görmüş, ezilmiş biri gibi görünerek elde edilmesidir. Bu uğurda hiçbir formül aşırı bulunmaz; “sözü abartmaya salık verilir, ufacık bir can sıkıntısı çok büyük zarar boyutuna yükseltilmelidir.”

Ezilmişliğin simgesi, şüphesiz ki Yahudilerdir dünyada. Theodor Herzl ile geliştirilen Siyonist ideolojinin başvurduğu temel argüman da ‘antisemitizm’ ile özetlenen yüzyıllardır süregelen Yahudi karşıtlığı idi. Ona göre, kurban olagelen Yahudiler haklarını ancak bir “Yahudi Devleti”nin kurulmasıyla alabilirlerdi. Uluslararası kamuoyunca benimsenmeyen bu görüş, ancak Nazilerin II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirdiği “holokost”tan sonra güç kazanabildi. Holokostta yaşanan acılar, Yahudilerin “Siyonizm ve Devlet” inancında birleşmelerini sağlarken, şu an İsrail Devleti’nin bulunduğu bölgeye adım adım yerleşmişlerinde etkili olmuştur.

Yahudilerin çektiği acıların ve holokostun bir kurucu olay haline gelmesi, II. Dünya Savaşı’ndan beri sıkıntı çeken ulusların, Yahudilerin yerine göz dikmelerine neden olmuştur. Bunun en yakın örneği Ermenilerin Türkiye’ye -uluslararası arenada- baskı unsuru olarak kullandıkları “Ermeni Soykırımı” iddialarıdır. Soykırım’ı bir felaket yoluyla ayırt edilme fırsatı, potansiyel bir değişmez dokunulmazlık ya da sorumsuzluk ihsanı olarak gören Ermenilerin tutarsız suçlamalarının nedenini, yine Bruckner’in çalışmasına göre şu şekilde açıklayabiliriz: “Yeni bir Holokost’un hedefi olduğunu söyleyebilmek, öncelikle en güçlü ışıldağı kendi olayı üzerine yöneltmek, aynı zamanda da en yüksek felakete zorla el koymak ve kendini bunun tek yasal sahibi ilan etmek, öbür insanları bu alandan sürüp atmaktır. Bu durumda Soykırım, tüm insanlığı kapsayan bir felaket ve uyarı olacak yerde, gerçek bir el koyma olgusu sayesinde, sınırsız bir siyasal ve ahlaksal üstünlükler kaynağı, her türlü kötüye kullanıma yol açan, en kötü yanılgıları bağışlatan sihirli bir anahtar oluyor.”

Kurbanlaşma, sadece hak aramak amacıyla değil, aynı zamanda insan haklarına aykırı uygulamalara bahane olarak da kullanılmaktadır. Hiçbir ülkenin İsrail’e ahlak dersi veremeyeceğini savunan İsrail Başbakanları, bünyelerindeki fundamentalist hareketlere göz yummaktadır. İsrail’in 6. Başbakanı ve İrgun yer altı örgütünün bir dönem başkanı olan Menahem Begin İsyan-The Revolt isimli kitabında felsefesini belirleyen unsurları şöyle açıklar: “Dünya katledilene acımaz. Sadece savaşana saygı duyar… Savaşıyoruz o halde varız… Kan, ateş ve gözyaşından yeni bir insan türü doğdu. Bu dünyanın 1800 yıldan fazladır hiç görmedi bir tür: Savaşan Yahudi. Açıktır ki, savaşanlar nefret etmek zorundadırlar.”

Miloseviç de Sırp ulusunun tarihi boyunca yaşadığı felaketleri durmadan sergileyerek Bosna ve Hırvatistan’a başlatacağı savaşı önceden aklamak yoluna gitmişti. Bu yolla uluslararası kamuoyunda belli seviyede bir onayı da sağlayabilmişti. Sırpların özellikle 1941-1945 yılları arasında çektiği sıkıntıları ileri sürerek, yurttaşlarının bu korkusunu yeniden uyandıran Miloseviç, elde ettiği halk desteği ile Sırp olmayan herkesin sınırların dışına atıldığı “Büyük Sırbistan” idealini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Fakat Balkanları defalarca kana bulması Uluslararası kamuoyunu rahatsız etmiş, sonuçta da Lahey Savaş Suçları Mahkemesine çıkarılmıştır.

Kurbanlaşma iki yüzü tamamen farklı bir madalyon gibidir. Bir yüzünde mazlum bir milletin yardım isteyen yakarışları duyulurken, diğer yüzünde her türlü vahşeti -çektiklerinin semeresi olarak- hoş gören bir zihniyet görülmekte. Var olmak adına başkalarının hürriyetine kasteden, var olmanın acımasızlığı işte bu noktada saklı…



İşgal Sonrası Irak’ta Türk Varlığı

“Haklının güçlü olması sağlanamadığından güçlünün haklı olması sağlandı.”
Pascal, Düşünceler

Medeniyet merdiveninin tabanında yer alan toplumlardan, gelişmiş ülkelere dek herkes “kurban rolü”nü alabilmek için bir savaşım veriyor. ABD bu fırsatı 9/11 saldırıları ile yakaladı. Elbette ki yaşananları küçümseyemeyiz ama Irak’ın işgaline de bahane bulamayız bu saldırılarda. Milosevic’in, özellikle Hırvat’ların Sırplara yaptığı zulümlerin bir daha yaşanmaması vaadiyle, halkından aldığı desteği, Bush yönetimi de “küresel terörizm” olarak nitelediği düşmana karşı olan savaşla almıştır. Sınırları belirsiz bir düşmanla savaş uğruna diğer ülkelerin var olma haklarını -ahlaki normları göz ardı ederek- hiçe sayan ABD’nin bu politikasının köklerini Machiavelli’de bulabiliriz.

Machiavelli’ye göre bilge bir hükümdara her şeyden önce, zorunluluğun buyrukları kılavuzluk edecektir; “bulunduğu konumu muhafaza edebilmesi için”, bir hükümdar, “iyi olmama gücüne sahip olmalı ve bu gücünü, olayların akışına göre, ne zaman kullanacağını iyi bilmelidir.” Bilge bir hükümdar, “doğru olanı, güçlü olduğu zaman yapar” ancak “gerekli oldu zaman yanlış olanı nasıl yapacağını da bilir.” Bunun da ötesinde bir hükümdar, “yönetimini sürdürmek istiyorsa”, sık sık, “gerçeğe, hayırseverliğe, insanlığa ve dine karşı hareket etmek zorunda kalacağı” olgusunu içine sindirmeye hazır olmalıdır.

ABD’nin dış politikasına Makyavelist çizgiyi getiren -kendisi kabul etmese de- Henry Kissenger’dir. Vietnam Savaşı’nın getirdiği kaos ortamından “savaşı genişletme stratejisi” ile çıkışı örgütleyen Kissenger, Irak işgalini savunurken de fazla zorlanmadı. İşgal bir zorunluluktu ve bilge hükümdar Bush uluslararası hukuka karşı hareket edebilmeliydi.

Her işgal, önceki yönetimin nüfuzunu bastırabilmek için yerli işbirlikçiler arar. Kürt ve bazı Şii gruplar bu görevi üstlenirken, sabık yönetimden çektikleri sıkıntıları dile getirerek grupdaşlarının desteklerini kazandılar. Bir önceki yönetime karşı duyulan nefret, bir süre sonra işgale karşı çıkanlara da yöneldi. İşte Irak’ta iç savaşın tohumları böyle atıldı. ABD’nin özellikle mezhep çatışmalarına direnişi zayıflatması nedeniyle göz yummasıyla da, bu nefret kökleşmekte ve Irak’ı bölünmenin kıyısına getirmektedir.

Uluslararası kamuoyu son 50 yıldır çokkültürlülük ve halkların self-determinasyon hakkı üzerine belgeler/tezler hazırlamaktadır. Fakat bunlar tarafsız olarak uygulanamamakta; her ülke kendi mazlumlarını seçip bir halka gönül verirken, diğerlerine hınç duymaktadır. Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin Irak’ın işgalinde sergiledikleri etkisiz politikalarla da, artık “güçlünün haklı olduğu” görüşü yaygınlaşarak medeniyetler arası kutuplaşma artmaktadır.

İşgal sonrası Irak’taki Türk varlığını anlayabilmek için 1918 yılında gerçekleşen İngiliz işgali ve sonrasında gelişenlere bakmamız gerekir. Bu işgale Türklerin tamamı, Arap ve Kürtlerin de büyük kısmı karşı çıkmıştır. Bu amaçla ortak örgütler de kurmuşladır. İthal bir Arap’ın başa getirilmesiyle yumuşayan Araplar, işbirlikçiliğini kabule yanaşmışlardır. Mağdur ve kurban rolü ise Kürt ve Türkmenlere düşmüştür. Kurbanlaşma Kürtlerde isyankarlığa yol açarken, Türklerde aynı itkiyi göremeyiz. Özellikle 1935’lere kadar bölgede bir yönetim karşıtı Türk hareketinden bahsedilemez. Bu farkın doğmasında, Türkler ile Kürtlerin yaşam biçimlerinin farklı olmasının da rolü vardı. Bin yıla yakın bir süre hakim sınıfa yakın ve Irak’ın en elit kesimini oluşturan Türkler “yönetim-karşıtlığı” yönünde politika geliştirecek tecrübeye sahip değildi. Kürtler ise daha çok şehir dışı bozkırlarda ve dağlarda yaşadıklarından, daha özgür bir karaktere sahiptiler. Özellikle Osmanlılar döneminde dış destek gören bir kısım Kürtlerin yönetim-karşıtı politika tecrübesi de vardı. Ayrıca Türklerin uysal bir tavır sergilemelerinde, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul ve Kerkük’ü tekrar alacağına duydukları inanç da etkili olmuştu.

ABD işgali de ithal bir yönetim getirilerek başlamış, mezhep çatışmalarına prim sağlayan politikalarla devam etmektedir. Bu dönemde Türkmen etnisitesi hiç olmadığı kadar yadsınmaktadır. Bunun iki nedeni vardır; Birincisi, ABD’nin Türkmenler üzerinde Türkiye’ye -Mart Tezkeresi’ni meclisinden geçirmediği için- ceza verme isteğidir. İkincisi ise Kürtlerin Irak yönetiminde daha önce hiç olmadıkları kadar etkili hale gelmeleridir.

İsrail Devleti’nin kurulması ve Arap karşıtı politikayı benimsemesiyle, Kürtler de bölgesel bir müttefik kazanmış oldu. İsrail uzun bir süre, Türkiye’nin bilgisi dahilinde Kürtlere silah yardımı sağlamış, bu süreç Kürtleri özerkliğe yaklaştıran “36. Paralel” operasyonu ile sonuçlanmıştır.

Kürtlerin devletleşme yolunda Kerkük’ün petrollerini ele geçirmek önemli bir yer tutmaktadır. Bunun için Kerkük’e her yönüyle hakim olan Türkmenleri baskı altına almaları gerekmektedir. Bu amaçla Kerkük’e yoğun bir Kürt transferi başlatılmıştır. Derme çatma yapılar inşa edilerek sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlanan altı yüz bine yakın Kürt’ün birçoğu Kerkük’e ilk defa gelmekte ve getirilme nedenlerini dahi bilmemektedirler. Talabani-Barzani ikilisi kendi halklarına karşı açıkça bir “tehcir” uygulamaktadır.

Saddam döneminde Kerkük’ten sürülen on bine yakın kişi bahane edilerek, Kerkük’e altı yüz bin Kürt getirilmiştir. Bu on bin kişinin tamamı Kürt olsaydı bile, 20-30 yıl içerisinde altı yüz binlik bir nüfusa erişebilecek kadar çoğalmaları biyolojik olarak mümkün değildir. Zaten getirilen Kürtlerin Kerkük’te hiçbir kayıtları da yoktur. Ayrıca bunların büyük çoğunluğu Türkmenlerin tapulu arazilerine yerleştirilmiştir. Kürtlerin kurbanlaşma adına hak hukuk tanımadıkları, her türlü abartıya salık verdikleri açıktır.

Türkmenler yeni Anayasaca azınlık olarak sayılmamış, kültürel haklarını alamamışlardır. Bundan daha kötüsü en yoğun nüfusa sahip oldukları Kerkük’te hukuka aykırı bir şekilde baskı altındadırlar. Uluslararası kamuoyu Halepçe katliamını yapanları yargılatırken elbette ki haklıydılar. Ama eski katliamlara ağıtlar dizerken, yeni baskılara gözlerini yumamazlar. Bir halka gönül verirken, diğerlerine hınç duymak, yeni kurbanların yaratılmasından başka bir şey değildir…



İst. 09.08.2007



Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - Türkmenciliği Niçin Bırakmalıyız?
2 - Türkmen Deklarasyonundaki Tezatlıklar
3 - “Kerkük Kimin” mi?
4 - Çorbacılar
5 - Türkmen Tercihleri ve Toprak İlişkisi
6 - Türkmen-Kürt Kardeşliği(!)
7 - Irak’ta Sağlanamayan İstikrar ve Ülke İçi Göç Hareketleri
8 - Göz Ardı Edilen Bir Değer: NÜFUS
9 - Bir Lider Bekleniyor Ama...