Arabic Turkish
 
2007-08-19   Arkadþýna gönder
1574 (638)


“Kerkük Kimin” mi?


Gökhan B. Yetiş

Nuri Talabani 2007 Kış’ında Middle East Quarterly dergisinde İngilizce yayınlanan “Who Owns Kirkuk, The Kurdish Case -Kerkük Kimin, Kürt Meselesi” adlı yazısında “Kerkük kimin?” sorusunu başlık olarak seçiyor…

Yazarın bu soruyla başlamasını doğal karşılayabiliriz ama daha ilk cümleden bu soruya cevap olarak “Kerkük, Irak Kürdistan’ının önemli bir parçasıdır” demesi aslında bu sorudan ne kadar da çekindiğini göstermektedir. Obsesif -saldırgan- bir şekilde, hiç zaman kaybetmeden bu telkine yönelen Talabani, bu konudaki tedirginliğini de saklayamamaktadır. Saklayamadığı ikinci nokta ise Kerkük’ün kimliğinin Kürt olduğunu savunamamasıdır. Kerkük’ün bir Kürt şehri olmadığını kabul etmek zorunda kalan Talabani, Kerkük’ü Kürtlerle ilişkilendirebilmek için Irak Kürdistan’ı gibi geçmişi uzun olmayan ve geleceği de uzun görünmeyen bir yapıya başvurmaktadır. Kerkük ile Irak’ın kuzeyindeki bölgeler arasındaki kültürel benzerlikler, Kerkük’ün Irak’ın diğer bölgeleriyle olan benzerliklerden daha fazla olsaydı, jeopolitik olarak Kerkük’ün Irak Kürdistanı’nın doğal difüzyon alanında olduğunu kabul edebilirdik. Ama Kerkük’ün Irak’ın kuzeyi ile değil, “Türkmeneli” olarak tabir edilen “Telafer’den Mendeli’ye kadar uzanan şerit”le kültürel ve tarihi bağı vardır. Kerkük’ün Türkmeneli dışında bir bölge ya da yapıya dahil edilmesi bir zorbalık olur ve sadece emperyal duyguları tatmin eder.

İlk paragrafın kalan kısımlarında iki konu savunulmaktadır. Birincisi; Baas rejiminde meydana gelen etnik temizlikler neticesinde Kerkük’ten uzaklaştırılan Kürt mültecilerin, Saddam’ın devrilmesiyle tekrar evlerine dönme şansı buldukları. İkincisi ise; Kerkük’ün son statüsünün belirlenmesinin geciktirilmesi Irak’ta istikrar ve barış ortamının oluşmasını sekteye uğratacağı iddiasıdır.

Şüphesiz ki bu iki iddia da Nuri Talabani’nin şahsi duygularını ifade etmekten öteye geçememektedir. Hâlihazırdaki duruma adil ve gerçekçi bir çözüm niyeti beslemeyen bu iddialar dayanaksızdır ve yanlıdır. Talabani, Irak’taki Kürt sorununa samimi çözümler sunmak yerine, gri propaganda yöntemlerine başvurmaktadır. Bir doğru bilginin ardına bir yanlışını ekleyip, kamuoyunu yönlendirmek istemektedir.

Baas rejimi hukuk dışı uygulamalarını, şiddet ve zorbalıklarını halkına eşit şekilde dağıttı. Sünni Arap olmayan bütün azınlıklar, uluslararası kamuoyunun umursamazlığıyla, on yıllarca devlet baskısı altında yaşadı. Bu baskılar içerisinde haksız şekilde hapse mahkum olma, işkenceye maruz kalma ve idamlar olduğu gibi sürgünler de vardı. Yaklaşık on bin kişi Kerkük’ü terk etmek zorunda kalmış ve yerlerine Araplar yerleştirilmişti. Kerkük’ün ismi dahi El-Temim olarak değiştirilmişti. Kerkük’ten sürülen ailelerin tamamı Kürt olsaydı bile, şu an Kerkük’e getirilen beş yüz ila altı yüz bin Kürt’ün o aileler olduğunu öne sürmek mümkün değildir. Bu konuda Suphi Saatçi “Irak Türkmenleri ve Kerkük Sorunu” adlı makalesinde haklı olarak şu serzenişte bulunmaktadır: “Resmi kayıtlara göre Saddam döneminde Kerkük’ü terk etmek zorunda kalan insan sayısı 11.800’dür. Geri dönüşler 2003’te başlamıştır ve Kürt otoritesi tarafından verilen bilgiye göre seçim sandığına kaydolan yeni seçmen sayısı 232.000’dir. Seçmen nüfusu, toplam nüfusun yarısı kabul edildiğine göre Kerkük’e işgal sonrası en az 500.000 yeni insan yerleştirilmiştir. Ayrılan insan sayısı 11.800, geri dönen insan sayısı 500.000.”

Bu verilere rağmen, Kürt nüfusunun sürgünden sonra -demografi bilimini şaşırtacak boyutta- bir patlama yaptığını kabul etsek bile, Kerkük’e getirilen bu beş yüz bin kişinin o beş yüz bin kişi olduğunu gösterecek bir belge gösteremeyiz. Çünkü Kürtlerin çoğu Kerkük’e niye getirildiğini dahi bilmemektedir. Ayrıca bunların Kerküklü olduğunu gösterecek ne tapu kağıtları, ne mezarlıklarda akrabaları ne de diğer kültürel unsurları vardır. Türkmenlerin tapulu arazilerine yerleştirilen bu Kürt mültecilerin çıkarılması için Türkmenler binlerce dava açmıştır. Ama Irak’ta hukuk sistemi çok yavaş işlemektedir. Dolayısıyla Talabani’nin belirttiği gibi Kürtler için bir “eve dönüş” olgusu geçerli değildir. Bir “işgal ve istila” söz konusudur ve bu işgalin sorumluluğu Kürt yetkilerdedir.

Talabani’nin Irak’ın stabilizasyonu için Kerkük’ün son statüsünün bir an önce belirlenmesi temennilerini ise samimi bulamayız. Irak’ın barış ve istikrarını gerçekten isteyen bir Kürt yazarın ilk başta Irak’ın kuzeyinde yer alan federal yapıya seslenmesi gerekmez mi? Kuzey Irak’taki suni oluşum olduğu sürece Kürt yetkili ve aydınlarının Irak’ın istikrar ve barış ortamına katkı sağlayacaklarını bekleyemeyiz.

İlk alt başlığı “Bir karışık şehir” olarak seçen yazar, Şemsettin Sami’den alıntıyla başlayan tipik Kürt tezlerinin bir örneğini sergilemektedir. Defalarca çürütülen bu tezlere ek olarak Nuri Talabani “Mantikat Karkuk ve Muhavalat Taghyeer Vakiiha el-Kavmi” (Kerkük Bölgesi ve Etnik Gerçeğini Değiştirme Çabaları) kitabındaki yanlışlıkları da bu yazısına değiştirmeden nakletmiştir. Bu kitaptaki yanlışlara Erşat Hürmüzlü “Kerkük’ün Etnik Yapısı”, “Kerkük’ün Türkmen Kimliği” ve “Kerkük ve Türkmeneli Bölgesinin Etnik Yapısı” makalelerinde değinerek doğru rakamları kamuoyuna aktarmıştır. Hatta Washington’da katıldığı bir toplantıda Talabani’nin Middle East Quarterly dergisinde çıkan bu yazısı dinleyicilere dağıtılmış. Hürmüzlü’nün yazıdaki şişirilmiş rakamların yanlışlığını dinleyicilerle birlikte hesaplaması üzerine bir kısım Kürt gazeteciler, dosyalarını toplayıp salonu terk etmişler.

Yazar “Kerkük için yeni bir başlangıç” adlı son alt başlığında Başbakan Maliki’nin anayasanın 140. maddesini zamanında uygulamaya geçirememesi durumunda Kerkük’te bir etnik ya da mezhepsel kargaşanın çıkacağını savunmaktadır. Kerkük’te referandumu isteyen tek grubun Kürtler olması nedeniyle, bu maddenin uygulanmaması halinde Kerkük’ü karıştıracak tek unsurun da Kürtler olacağı çok açıktır. Dolayısıyla Türkmen ve Araplar apaçık şekilde tehdit edilmekte, korkutma ve yıldırılmak istenmektedir.

Talabani Uluslararası Kriz Grubu’nun 18 Temmuz 2006 yılında yayınladığı “Irak ve Kürtler: Kerkük'te Patlamaya Hazır Savaş” adlı raporu da eleştirmektedir. Uluslararası Kriz Grubu bu raporda anayasaca kurallara bağlanmış bir referandum dayatmasının mevcut güvenlik zaafını daha ileri boyutlara taşıyabileceğini belirtmektedir. O yüzden referandumun ertelenmesini, Kerkük’ün kendi içinde özerk bir yapıya sahip hale gelebilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin bir arabulucu atamasını önermektedir. Oysa Talabani’ye göre anayasa Irak halkının geniş mutabakatıyla hazırlandığı için ona saygı duyulmalıymış ve BM gibi dış arabulucular ile bu kutsiyet bozulmamalıymış. Zaten Kerkük’teki halk da anayasaya olan bağlılıklarından dolayı BM’ye güven duyamazlarmış. Talabani bu ifadeleriyle Kerkük’teki Kürt dışı grupları yok saymaktadır. Mevcut anayasasının halkın bütün katmaları katılarak hazırlanmadığı işbirlikçi olmayan her kesimce kabul edilmektedir. Bunun yanında defalarca Kerkük’e tarafsız bir uluslararası güç gelmesini savunan Türkmenlerin görüşleri de yadsınmaktadır.

En son paragrafta ise Türkmenler ile Kürtlerin 1958 yılına kadar kardeşçe ve barış içinde yaşadığını belirten Talabani, bundan sonra yapılacak nüfus sayımlarında Kürtlerin çoğunluk çıkacağını ama bu durumun Türkmenler ile Araplar ile bir çatışma sebebi olmayacağını belirtmektedir. Bu ifadelerde 1958 yılının verilmesi çok anlamlıdır. Belki de 1959 yılında Kürtlerin Türkmenlere yönelik gerçekleştirdiği Kerkük Katliamı’nın utancı, Talabani’nin bilincini 59 öncesine gitmeye zorlamıştır. Talabani referandum öncesinde gerçekleştirilmesi zorunlu olan “normalleştirme”nin Kerkük’e Kürt işgali ile gerçekleştiğini düşünüyor olsa gerek ki, bu konudan hiç bahsetmemektedir. İstila ve işgali normalleşme olarak gören bir zihniyete yönetimi devretmek, zorbalığa prim vermekten başka bir şey olmayacaktır.

“Kerkük’te barış içinde (beraber) yaşayamamamız için hiçbir neden yoktur” diyerek sözde kardeşlik elini uzatarak yazısını bitiren Talabani’nin samimi olmadığı açıktır. Beraber var olabilmenin kuralı diyalog köprüleri kurmaktır. Oysa Talabani ya Türkmenleri tehdit etmekte ya da Türkmen söylemlerini yok saymaktadır. Türkmen ve Araplarla diyaloga geçmek isteyen Kürt aydınları, ilk başta Kerkük’te Kürt işgalinin sona ermesini teşvik etmelidir. Kerkük’teki demografik yapı 1958 öncesinin projeksiyonu ile şekillendirilmeli, Kerkük’ün herhangi bir yapıya bağlanması yerine barış ve istikrarının sağlanması ilk amaç olarak belirlenmelidir.

Talabani gerçekten Kerkük’ün kimin olduğunu öğrenmek istiyorsa, Kerkük’ün sivil, mimari, siyasi, kurumsal, kültürel, sanat ve sportif kimliğini araştırmalı ve bu araştırmasında tarafsız bakışı benimsemelidir. O zaman görecektir ki; Kerkük son statüsü belirlenmesi gereken kimliksiz bir şehir değil, bir Türkmen şehridir.

gokhan@nationalstrategy.net


Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - Türkmenciliği Niçin Bırakmalıyız?
2 - Türkmen Deklarasyonundaki Tezatlıklar
3 - Var Olmak Üstüne İki Mesele, Bir Not
4 - Çorbacılar
5 - Türkmen Tercihleri ve Toprak İlişkisi
6 - Türkmen-Kürt Kardeşliği(!)
7 - Irak’ta Sağlanamayan İstikrar ve Ülke İçi Göç Hareketleri
8 - Göz Ardı Edilen Bir Değer: NÜFUS
9 - Bir Lider Bekleniyor Ama...