Arabic Turkish
 
2009-01-18   Arkadþýna gönder
1896 (920)


Babamın Tası


Dr. Nusret Merdan

Hep yalnızlığa itilmiş, ilgisizlikten tek başına aynı köşede, senin elinden başka el değmeden durdu. Yaz, kış, günler, aylar, yıllar boyu. Hepimiz iğrenerek bakardık ona uzaktan. El sürmezdik, dudaklarımızı ise asla. . Çünkü o, senin su içtiğin sarı, bakır su tasındı baba!
Sen kana kana içerdin suyu tasından, biz ise hep uzak dururduk. Çok öksürdüğün, sık sık balgam attığın için, annemin iğrendiği su tasından, biz de iğrenirdik, el uzatmazdık su tasına.
Canın sıkıldığı anlar eski bisikletinle, değişmez mekânın olan Ahmet Casim çayhanesine giderdin hep. Arkadaşlarınla tavla oynardın, kâğıt oynardın, sigara tüttürürdün. Çocukken eve dönüşünde bana mutlaka lokum getirirdin..
Delikanlı olduğumda, komşu kızını sevdim. Kıpır kıpır atan yüreğimi ona verdim. Senin yalnız dünyana hiç yaklaşmadım. Sessiz dünyanın içine hiç girmedim.
Akşamları misafir odasında sessiz bir heykel gibi, radyo başında hep yalnızdın. Sürekli dünya haberlerini kovalayıp dururdun. Bu kadar yalnızlığın içinde, o haberlerde ne buluyordun baba? Asla öğrenemedim. Sadece evde değil, hayatta da yalnızdın, bakır tasın gibi.
Ne bir erkek kardeşin, nede bir bacın vardı. Hayata da yapayalnız gelmiştin baba!
Babandan sadece tek çizgi bir hatıra kalmıştı içinde. Onu ender anlarda bir arada olduğumuzda, özellikle akşam çayı içtiğimizde, belleğinde kök salmış hatırayı tekrarlayıp dururdun. Bundan buruk, hüzünlüde olsa haz alır gibiydin baba.


Seferberlik zamanında, dört yâda beş yaşındasın. Annenle, babanı tren istasyonunda yolcu ediyorsun. Osmanlı askeri olan baban Çanakkale savaşına katılmak için cepheye gidiyor. Annenin iki gözü, iki çeşme. Küçücük avucun babanın kocaman avucunu sıkıca tutmaktadır. Sürekli babana bakıyorsun. Baban kollarına aldığında hasretle, defalarca öptüğünde seni, uzun boylu, sarışın, mavi gözlü olduğunun farkına varıyorsun. Oysa sen kısa boylu, koyu esmer, kimine göre de karaydın baba!
Bunun nedenini de açıklardın bizlere:
—Ben anneme çekmişim, derdin çayını yudumlayarak.
Bazen delice bir düşünce alıp götürürdü seni kendi dehlizine. Çanakkale’ye gidip, orada babanın mezarını aramak. Ancak bunun imkânsızlığını sezip, bir kaç gün sonra silerdin kafandan veya bana öyle gelirdi. Kim bilir bizden habersiz içinde ne fırtınalar estiğini? İlgilendirmiyordu tüm bunlar beni, çünkü gepgenç kalbimin tüm hücrelerinde ilk aşk fırtınası esiyordu o sıralar.
Cumhuriyet bayramının 14 Temmuz 1959 günü, cumhuriyetin ilk yıl dönümü idi. O gün Sen de herkes gibi evimizin bahçesine bayraklar, renkli ampuller asmıştın.
Temmuz’un günahsız güneşi, habersizdi, noktası, virgülü konmuş olduğu cinayetten. O akşam Kerkük’ün semt ve sokaklarında bir kaç saat sonra şehit olacak insanlar habersiz yürümekteydiler katilleriyle birlikte.
Şehirdeki okaliptüs ağaçları da, bir kaç saat sonra idam sehpasına dönüşeceklerinden habersizdiler.
Kalabalık sinemalar, yıkıma ve saldırıya uğrayacaklarını bilmeden, son filmlerini gösteriyorlardı.
Bir tarafta Türkmen genç, ihtiyar, çocuk ve anneler milli giysilerini özene bezene giydiler, diğer tarafta katiller iplerine son düğümü atarak, ölüm listesine son kez olarak göz attılar.
O gün leş kargaları ve kurbanlarının günü idi.
Dilsiz caddelerde cesetler sürüklendi, üç gün, üç gece kan aktı. Ağaçlar, elektrik direkleri, sokak ve evler mateme boğuldu. Bir daha hiç susmamak üzere bağrı yanık ana ve bacılar ağıtlar yaktı.
O gün cellât ölüm kusmaya, kurbanlar türkü söylemeye çıktılar. Her zaman olduğu gibi kötülük iyiliği yendi. Anaların, ağaçların, kuşların, Kale’nin yakarışına aldırmadan.
Türkmen ölmekten yoruldu, kanlı katiler öldürmekten, insan asmaktan yorulup usanmadılar.
Kale, mahzun bir kartal gibi sessizce, yüreği parçalanarak yüce kürsüsünden her şeyi görüyordu. Tarihi boyu ne işgaller, ne savaşlar görmüştü. İçini böyle bir ateş hiç yakmamıştı.
Katliamın üçüncü günü idi, güneş sapsarıydı. Sanki güneşi de öldürmüşlerdi. Şehrin merkezinden epeyi uzak olan mahallemize bir kamyon girdi. Kamyonun arkası silahlı kişilerle dolu idi.
Sıkıntılı günlerden bunalan insanlar, yani komşularımız kapılarının önünde birer ikişer sohbete koyulmuşlardı.
Katilleri taşıyan kamyon inat edercesine kapımızın önünde durdu. Kapıları önündeki insanlar kamyona doğru gittiler. Annem telaşlı telaşlı sana:
---Hadi ne bekliyorsun sen de git! , dedi.
Beraber gittik.
---Burada Turancılar var mı? Diye toplanan mahalle halkına bağırıyorlardı. Yeni cinayet işlemeye gelmişlerdi. Ellerinde klaşinkof ve ipler vardı. Hıristiyan komşumuz:
—Merak etmeyin, burada Turancı murancı yok! . Bulunsa biz hal ederiz. Dedi.
Katiller güldüler ve konuşumuzun sırtını sıvazladıktan sonra, büyük bir gürültü ile çekip gittiler. Sana aniden baktığımda gözlerinin dopdolu olduğunu gördüm. İlk defa ağladığına tanık oldum baba!
O günden sonra bir tabanca aldın sesiz sessiz. Senin gibi hep hayatın kıyısında yaşayan birini tabancalı görmek tuhafıma gitmedi desem, yalan söylemiş olurum baba!
Annem en ufak bir tartışma yüzünden, seni aldığın tabancadan dolayı polise ihbar etmekle bir kaç kere tehdit edince, sattın o tabancayı. Annemin tehdidine kandın. Oysa bilmeliydin ki, annemin kızgınlığı saman alevi gibi geçici olduğunu, söylenip sonra her şey unuttuğunu bilmeli idin baba!
Şimdi seni radyonla ve dünya haberleriyle yapayalnız bıraktığım yaştayım. Çoluk çocuğa çoktan kavuştum. Benim de seninkiler gibi saçlarım beyazladı. Meğer ne kadar yanılmışım. Senin yaşındayım. İçim hala hayat dolu. Düşler, düşünceler, ümitler yaşlanmamış benliğimde, tazeliğini ve varlığını sürdürmektedir. Senin de o yaşta kim bilir içinde ne fırtınalar, ne ümitler var olduğunu, şimdi anlıyor ve algılıyorum. Yaşlandıkça sana benzediğimin farkına varıyorum. Ama yaşadığın yıllarda sanki kördüm, göremedim yalnızlığını.
İçimde bir sürü keşkeler filizleniyor. Keşke radyonun başında ara sıra da olsa seninle otursaydım, dünya haberlerini beraber dinleseydik! .keşke çok sevdiğin tavlayı beraber oynasaydık, el uzatsaydım yalnızlığına. Özlem ve kederle, defalarca anlattığın babanla ilgili ilk ve son anına ilgi gösterseydim.
---Eeeh. Baba sonra ne oldu? , .. Deseydim sana.
Gece yarısı, uykudan uyanıyorum. Ağzım kupkuru. Su içmeye gidiyorum. Küçük oğlumu buzdolabından su içerken görüyorum. Sevecenlikle soruyorum:
— Susadın mı oğlum!
— Evet, baba, diyor, sonra usulca odasına gidiyor.
Ben de kana kana su içiyorum, yıllardır yanımda sakladığım senin tasınla baba!

Cenevre
12.5.2008

*Kardeşlik dergisinin Türk dünyası Kaşgarlı Mahmut öykü yarışması kapsamında açtığı yarışmada, ikinciliği kazanmıştır.


Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - Bir başvurunun çekilmez aymazlığının hikayesi
2 - Erbil’in Gizli Dili
3 - Günlük gazete çıkarmakla .. iş biter mi ?
4 - Bir Koltuğun Sevdalılarına Mektubu