Arabic Turkish
 
2013-05-29   Arkadþýna gönder
3484 (1295)


Bir Köyün Hikâyesi


Kemal BEYATLI

Hikâye


Pazar 15.04.2012-00:35


 


Bizim köyde de her köydeki gibi, kadını erkeği, çoluk çocuğu, hayvanı böceği, hep beraber dünya denilen gezegende ki diğer köylüler gibi günü güne katarak yaşıyorduk.


 


Köyü, çepeçevre saran tarlaları vardı. Koyunları kuzuları, sığırları inekleri, tavukları horozları vardı.


 


Her insan kendi işinde gücündeydi.


 


Dediğim gibi; her köy gibi bir köydü.


 


Bizim köyde insanlar iki çeşitti:


 


Tarlayı süren, hayvanları otlatan, toprağı süren, yol yordam bilenler. Bunlar gündüz işlerini yapar, akşam evlerine çekilirdi. Belleri iki büklüm olsa da sesleri pek duyulmazdı. Sanki dilleri yoktu. Köyümüzün çoğunluğunu bu insanlar oluştururdu. 


Ötekiler, ne tarla sürer ne de adam gibi iki koyunun gütmesini bilirdi. Ama çeneleri düşüktü. Akşama kadar köyün kahvesinde ha babam konuşarak, orayı cadı kazanına çevirirlerdi. Konuştukça da  elmanın sulusunu haşırt diyerek ısırır, üzümün gelinparmaklısını hop diyerek salkımıyla yutar, hıyarın yarısını hırt ederek çiğnerlerdi. Başkalarının yiyeceklerine de ortak olurlardı. Hasat vakti geldi mi, tarlaya adım atmadan köşe başında oturur Allah ne verdiyse çeneleri otomatik çark gibi, sürekli konuşarak mangalda kül bırakmazdılar. Örneğin, tarlanın toprağını anlatırlardı, gübreden dem vururlardı, güneşin suyun yararını tespih taneleri gibi sıralarlardı. Öyle de anlatırlardı ki, tıpkı kahramanlar gibi; köyün kahvesinde bir adım ileri iki adım geri, sağ el şimali sol cenubu göstererek, kılıç savurur gibi anlatırlardı. Her sabah kahvecinin Bismillah deyişiyle yeni bir dünya kurarlar, akşam geç saatte kahveci ortalığı toplamaya başlar başlamaz onlar, sabah inşa ettikleri dünyayı yıkıverirlerdi. Bazen de yaptıkları dünya kendi kendinden çöküverirdi. Kahveci, sanki kahvede yıkılan dünyanın pisliğini toplar gibi ortalığı toplardı.


 


Bir akşam kahvede bir tartışma başladı; köye bir köprü yapılması tartışması. Köyün iki yakasını bölen bir akarsu vardı. Köylüler, hayvanlarını otlatmak için köyün diğer tarafına geçerken derinliği pek olmayan kısımdan ve kayaların suyun üstüne kadar çıkan bölgeden hayvanlarını geçirirler ve kendileri de geçerdi.


 


Kış aylarında akarsu zaman zaman birkaç baş hayvanı alıp götürürdü. Suyun azdığı zamanlar karşıya hiç geçilmezdi.


 


Derme çatma tahtandan uyduruk bir köprü yapılmış olsa da, üstünden geçişlerde kaz yürüyüşü gibi bir sağa bir sola yalpalanarak, kısa adımlarla geçilebilirdi ancak. Tahta köprüden bazen ayağı kayıp suya düşünler de olmuştu.


 


Köprünün korkuluklarına tutunmak pek fayda etmezdi. Çünkü korkuluklar monte edildiği zemin sallantıdaydı hep.


 


Ne olur ne olmaz sağlam betonarme bir köprünün olması herkesin arzusuydu. Hummalı tartışmalar arasında kahve müdavimlerinden biri ortaya bir fikir attı; Köye yeni köprü işini takip edip ve üst makamlara kadar ulaşmak için bir heyet kurulması ve heyete bir başkan seçilmesi.


 


Ve her şeye rağmen köyde hayata rıza gösterilip, günler gelip geçerken “Başkan” lafı ortaya atıldı. Köyümüze bir başkan gerek, diye tutturdular:


 


“Üst makamlar önünde bizim köyü kim temsil edecek?”


 


“Muhtar bu işlerde yetersiz kalıyor…”


 


“İlgili ilgisiz herkes her işe burnunu sokarsa ne olacak!”


 


“Bu işe bir baş lazım, kafadar, sıcakkanlı olması lazım…”


 


“Yeri geldiğinde kan başına vurmalı…”


 


“Yumruğunu masaya da vurabilecek karşısındakinin kafasına da…”


 


“Aksi, köyümüze yakışık durmaz.”


 


Kahvede oturanların “ille de başkan ille de başkan” diyerek kafalarını bulandırdılar.


 


Bir gün köy ahalisini kahvede topladılar. Ortaya bir sandık koydular ve kahve müdavimlerinden birkaç kişi kendini öne sürerek birkaç liste oluşturuldu. Zaten diğer köylüler bu işin nasıl yapılacağını da pek bilmiyorlardı. Kahve müdavimleri ise her gün laf üretmekten işin kurnazı olmuşlardı. Böylece oluşturdukları listeleri herkese dağıttılar.


 


İş öyle tuhaf gidiyordu ki kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk herkes kâğıt parçacıklarına birini yazıyordu. Okuma yazması olmayanın yerine arkadaşı bir isim karalıyordu. Bazıları kimseyi kırmamak gayesiyle kâğıda birkaç isim yazmıştı. Kâğıtlar açıldığında fark edildi. Bu duruma kâğıtta ismi yazılanlar oy kaybettiği için oldukça sinirleniyordu. Oysa köylüler birkaç isim yazanlara çok gülmüşlerdi.


 


Çocuklar eğlence olsun diye onlar da yazıyordu. Önceleri “çocuklar olmaz” denildi. Çocuklar zırlamaya başladı. Kahvede sigara dumanı gibi çocuk ağlamaları yükseliyordu. “Olsun” dediler. “Nasıl olsa ileriki yıllarda onlarda oy kullanmayacaklar mı? O zaman şimdiden bu işe başlasınlar. Ağaç yaş iken eğilir,” derler ya, “işte çocuklar da yaş ağaç gibidirler. Onlarda oy kullansın,” denildi. Çocuklara gün doğmuştu; listeleri öyle karalamışlardı ki bazı listenin kâğıdı yırtıldı, bazıda okunmuyordu bile.


 


Sonunda kahve müdavimlerinden en çenebazı olan Latif seçildi.


 


İlk dakikadan itibaren Latif Başkan anonsları başladı.


 


Muziplik olsun diye Latif Başkan’ın ilk konuşmasını kaleme aldım. Dört yüz seksen iki


kelime konuştu. Üç kez köprü, dedi ve yüz doksan üç kere başkan dedi.


 


 


Latif Başkan’ı anladık da, seçimde kendini aday gösterenler bile birbirlerine başkan demeye başladı. Adam köyün hiçbir toplantısına katılmaz, tarlayı su basmış, bağ bostanı böcek istila etmiş umurunda değil, ama sokakta yürürken dükkân sahipleri veya yoldan geçenler selam verdiklerinde isimleriyle hitap etmiş olduklarında: çok sert bir bakışla karşılanırlardı. Yani selamlar:


 


“Selamünaleyküm başkan,”


 


“Merhaba başkan,”


 


“Günaydın başkan,” tarzında olmalıydı.


 


İster Latif Başkan ister diğerleri yani aynı halkadan olanlar kahveye girdiklerinde herkes ayağa kalkıp “Hoş geldin başkan.” Diyerek karşılamaya başladı.


 


Başkanın yanındakiler de başkan muamelesi görme hevesine kapıldı.


 


Bu başkan kelimesi birkaç kişinin hoşuna gitti. Yine cin fikirli biri, kahvede bir akşam:


“Yahu bizim hayvanlarımız var. Bunları otlatanlar var. Bunlar için de grup kuralım. Başına da bir başkan seçelim.”


 


Diğeri:


 


“Ya buğday toplayanlar açıkta mı kalacak? Onlara da bir başkan lazım.”


 


Öteki:


 


“Ya tavuk yetiştirenler.”


 


“Ya traktör kullanıcıları”


 


“Ya kilimciler”


 


Böylece gruplar oluşturuldu. Her grubun başına biri geçti.


 


Her grubun başı da kendi adının yanına bir de başkan kelimesini ilave etti.


 


Köyümüzde:


 


Latif Başkan


 


Bahadır Başkan


 


Orhan Başkan


 


Bir sürü daha başkan vardı. Çoğunun isimlerini karıştırıyordum.


 


İki başkan yan yana yürüyorsa, her birini ayrı ayrı selamlayıp başkan demeniz gerekirdi. Bir de adları hitap etmekte kelimeler uzamaya başladı. Örneğin Vahdettin olan kişiyi eskiden Vahit diye çağırabiliyorduk. Ama şimdi Vahit Başkan diyemiyoruz. Bize kızıyor! Tam adını söylememizi istiyordu: Vahdettin Başkan. Keza Feyzullah. Eskiden Feyzi diye hitap edip kestiriyorduk. Şimdi Feyzullah Başkan demek lazımmış.


 


Başkan kelimesi köy ahalisini sıkmaya başlamıştı. Bu kişiler kendilerine her şeyde ayrıcalık bekliyordu.


 


Ha unuttum bir de gençliğinde çok güzel yaşlılığında çok kibar köyümüzün Sultan Ninesi vardı. Yaşı ilerlemesine rağmen hâlâ ağır başlılığını koruyordu. Konuşurken de kelimeleri tek tek telaffuz eder, elleriyle açıklama yapmayı ihmal etmezdi. Onu çok severdim, çokta misafirperverdi. Sultan Nine farklıydı. Dünyada bezi tarağı yoktu.


 


Bir akşam ziyaretinde köylüler Sultan Nineye köyde peydahlanan başkanlardan söz ettiler. Patavatsız davranmalarından, tek bir iş bile yapmadan köydeki her güzel işin sahibi kendileri olduklarını göstermelerinden…


 


Köylüler çok huzursuz olduklarından Sultan Nine’ye dert yanıyorlardı.


 


Sultan Nine çayını yudumladı. Yüzünde bir tebessüm belirledi:


 


“Evlatlarım bunun kolay yolu; köyde herkes birbirine ‘başkan’ diye hitap etsin. Büyük küçüğü çağırdığında ‘başkan’ diye çağırsın. Küçük büyükle konuştuğunda ‘başkan’ diye konuşmasına başlasın. Kadın beyine ‘başkan’ diye hitap etsin. Kısacası köylüler hepsi ‘başkan’ olduğunu göstersin.”


 


Araya biri karıştı:


 


“Sultan Nine biz birkaç başkandan bıktığımızı söyledik. Siz köylülerin hepsini başkan


yaptınız. Bunun altından nasıl kalkarız?” diye sordu.


 


“Bütün köylüler başkan olarak dolaşırsa, başkan diye geçinenler ortalıktan kaybolur gider. Havaları söner.”


 


Sultan Nine’nin öğüdüne köylüler harfiyen uydu.


 


Köyde başkandan geçilmemeye başlandı. Başkan kelimesine öyle özendiler ki; yaşlılara birinden bahsederken: “Hangi başkan?” veya “O, neyin başkanıydı?” Soruları da duyulmaya başlandı.


 


Gençler şakalaşarak birbirini uzaktan “başkan” deyip çağırdığında yoldan geçenlerden birkaçı dönüp o gence bakıverirdi. Herkes çağrılan kişinin kendisi olduğunu sanırdı. Arkasından gençler arasında kahkahalar patlayıverirdi.


 


Köy kahvesinde her akşam masaların başından birkaç kişinin toplandığını görebilirdiniz. Beş altı kişi bir masada hepsi de başkan. Sigara dumanı, nargile


 


 


fokurtuları, domino şakırtıları, tavla zarının şıkırtıları arasında hummalı konuşmalar, sesli tartışmalar kahvenin camına is gibi yapışıp kalıyordu. Dışarı çıkmıyordu.


 


Velhasıl köyümüzün müfredatı arasına “başkan” kelimesi öyle yerleşti ki az kalsın köyümüzün adı “Başkan Köyü” olarak değişecekti.


 


Yeni köprü’yü mü sordunuz?


 


İşte o mesele hikâye oldu.


 





Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - BUYRUK VAR “Türk Ordusuna”
2 - Bu Yoldan Gidenler Dönmezler Geri
3 - Kayseri
4 - Kerkük Bize Vatandır
5 - Türkmeniz Biz
6 - Bayrağım
7 - Türkmen Genci Marşı
8 - Sen Türkmen’sin Tanıdım Seni
9 - Seni niye seviyorum
10 - Ben Türkmeneli
11 - Çağırıyor Tuzhurmatı
12 - Söz konusu Türkmen ve Türkmeneli’dir Gerisi Teferruattır.
13 - Medeniyet Ritimi
14 - 55ᵒ
15 - Kerkük’te Aynı Film Tekrarlanıyor!
16 - Şehitler Ölmez
17 - Türkmeneli TV Yine Sınıfta Kaldı!
18 - Çocuk - Hikâye
19 - Hüzün Martıları ve İki Garip
20 - Kerkük Katliamı’nın 51. Yılında İrdelenmesi Gereken Hususlar
21 - Ermeniler ve Irak Türkmenleri