Arabic Turkish
 
2004-12-02   Arkadþýna gönder
1647 (603)


IRAK TÜRKLERİ



Uzun yıllar Türk hakimiyetinde bulunan Ortadoğu bölgesi, I. Dünya Savaşısonrası batılı emperyalist ülkeler tarafından paylaşılmıştır. Bu paylaşımdaIrak bölgesi İngiliz, nüfuz alanına girmiştir. Böylece bu bölgede asırlar boyuyaşayan önemli bir Türk kitlesi de Türkiye’den koparılan topraklarla birlikteayrılmış oluyordu. İngilizler tarafından işgal edilen Irak’ın Musul bölgesindeyoğun bir Türk nüfus yaşamakta ve burası da “Misak-ı Milli” sınırlarıdahilinde kurtarılacak kutsal vatan toprakları arasındaydı. Ancak bu bölgeninzegin petrol rezervlerine sahip olduğunu bilen ve uzun süredir bu bölgeyehakim olmayı arzulayan İngilizler, hiçbir zaman buna müsade etmeyecekti. Lozangörüşmelerinde dondurulan Musul sorunu, Milletler Cemiyeti, Lahey AdaletDivanı ve ikili Türk-İngiliz görüşmelerinde de çözümlenemedi. Daha sonraİngiliz desteği ile başlayan Şeyh Said isyanı ve büyük Avrupa devletlerininbaskısı üzerine Türkiye, Musul üzerindeki haklarından vazgeçti. Müteakip zamaniçinde Irak, İngiliz güdümlü yapay bir devlete dönüştürüldü ve ülkedeihtilaller, diktatörler ve kaos hiç eksik olmadı. Bu ülkede yaşayan Türkler,genelde Türkiye-Irak arası ilişkilere parelel bazı kültürel haklardanyararlanmışlardır. Ancak özellikle 1974 sonrası bölge Türkleri üzerindekibaskılar artmıştır. İran-Irak Savaşı esnasında ateş hattına sürülensoydaşlarımız, Körfez Savaşı sonrası ise, bölgede oluşan otorite boşluğu vesahipsizlik ortamında, çok sıkıntılı günler geçirmişlerdir.

Irak Türklerinin en önemli sıkıntıları, bu ülkede demokratik bir rejiminolmaması ve ülke yönetiminin diktatörler elinde bulunmasındankaynaklanmaktadır. Bu makale kapsamında Lozan’dan günümüze Irak Türklerinin(veya Türkmenlerinin) genel durumu ve problemleri ele alınmakta ve Türkiye’ninbölgeye yönelik politikaları incelenmektedir.

Anahtar Kelimeler:

Irak Türkleri, Türkmenler, Kuzey Irak, Türkiye’nin Irak Türkleri Politikası.

GİRİŞ

I. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti ve müttefiklerinin yenilmesi sonrasıAnadolu ile Arap Yarımadası arasında bulunan Mezopotamya bölgesinde yapay birIrak devleti kurulmuştur. Genelde Osmanlı Devleti’nin Musul eyalettopraklarında yer alan bu devlet, o devirde dünyanın tek hakim ve süper gücüolan İngiliz İmparatorluğunun petrol çıkarları ve bölgedeki zengin petrolrezervlerine sahip olma arzusunun bir sonucudur. Musul ve Kerkük bölgesininMisak-ı Milli kapsamında olması ve burada yaşayan Türklerin de çoğunluğuteşkil etmesine rağmen, bu coğrafya, çeşitli hile ve entrikalarla Türkiye’denkopartılarak sınırları dışına atılmıştır. Genelde kuzeyde olmak üzeregünümüzde Irak’ta 2.5 milyon dolayında Türk yaşamaktadır (Beyatlı, 1989). Burakam, bölgede yaşayan Türkmen kaynaklarına dayanmaktadır. Yapılan bazıtarafsız araştırmalara göre bölgedeki Türk nüfusun, 2 milyona yakın olduğuifade edilmektedir (Uçar).

İlk çağdan itibaren tarımsal temellere dayanan gelişmiş uygarlıklarınyaşandığı Irak’taki Türk varlığının kökleri 10-12 asır önceye kadardayanmaktadır (Hooke, 1995). Bölgedeki ilk Türk yerleşimi, 676 yılında Emevihükümdarı Ubeydullah bin Ziyad’ın Basra’ya yaklaşık 2.000 kişilik bir grubugetirmesiyle başlamıştır (Beyatlı, 1989). Askerî alanlarda çok büyükhizmetleri görülen bu Türklerin önemi Abbasiler döneminde daha da artmış;kritik idari ve askerî mevkilere gelmişlerdir. Ülke için çok yararlı buinsanların özellik ve karakterlerini korumak isteyen Abbasiler, Bağdatyakınlarında kurdukları yeni bir şehre (Samarra) aileleri ile birlikteTürkleri yerleştirmişlerdir (Sümer, 1977).. Zamanla Abbasi Devleti’ndekimevcutları daha da artan Türkler, 945’te Bağdat’a giren Büveyhoğullarına karşıHalifeyi korumuşlardır. Aynı dönemlerde Muciz El Devle komutasında büyük birkısmı Azeri Türkü olan bir askerî grup da Irak’a getirilmiştir (Demirci,1991).

1040 yılından sonra Irak’a gelmeye başlayan Oğuz boylarının göçü 1050 ve 1054 yıllarında hız kazanmıştır. 1055’deki Şîr Büveyhoğulları saldırılarıkarşısında Halife’yi koruyan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le de bölgedeyaklaşık 9 asır sürecek bir Türk hakimiyet dönemi başlamıştır (Çay, 1987).Tuğrul Bey’le birlikte çok sayıda Türk, Irak topraklarına gelmiştir. Bayataşiretinin de Irak’a gelmesi, yine Selçuklular zamanında olmuştur (Beyatlı,1989). Irak Türklerinin “Türkmen” olarak anılması da bu dönemde başlamıştır.Tarihçiler, İslamiyet’i kabül eden Oğuzlara “Türkmen” denildiği konusundabirleşmektedirler (Köprülü, 1996). Büyük Selçuklu Devleti ile başlayan fetihve yeni yurt edinme faaliyetleri, Selçuklulardan sonra Irak Selçukluları,Musul (Zengiler) ve Erbil Atabeyleri, Karakoyunlular ile devam etmiştir(Hürmüzlü, 1994).

Irak’a son Türk göçü Osmanlı Devleti zamanında olmuştur. Musul şehri ve bölgesinin Osmanlı topraklarına katılışı, Yavuz Sultan Selim’in 1516’da Kuzey Irak’ı fethi ile gerçekleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’de Bağdat’ı alması ile de Irak bir Türk eyaleti haline gelmiştir. Daha sonra bu bölgeyeiskan edilen Türklerin buradaki hakimiyetleri, I. Dünya Savaşındaki İngilizileri harekatına kadar sürmüştür (Köprülü, 1996; Kuran, 1987). İngiltere, I.Dünya Savaşında Musul’a girmiştir. Ancak bu bölgeye sahip olmayı daha önceden planlamıştı. Çünkü Musul bölgesi, zengin petrol yatakları ve tarıma çokelverişli topraklarına ilaveten İngiliz sömürgesi Hindistan’a giden güzergahüzerinde bulunuyordu. Bu nedenlerle İngiltere, Osmanlıları, karşılaştıkları içisyan (Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi) ve dış saldırılar (Rusya ile yapılansavaşlar gibi) karşısında daima desteklemiştir. Ancak zamanla, özellikle 93Osmanlı - Rus Harbinden sonra, Osmanlı Devleti’nin çok zayıfladığını görenİngilizler, 1897’den sonra izlediği politikayı değiştirerek Osmanlıtopraklarının paylaşılmasına razı olacaktır (Öke, 1995).

IRAK DEVLETİ’NİN KURULUŞU

II. Abdülhamid dönemi ve sonrasında Musul bölgesi, zengin ekonomik kaynaklarıile hem Alman ve hem de İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu ülkeler, bölgedekiticari faaliyetleri yanında petrol arama ve işletme hakkı elde etmeyi deistemişlerdir. 1871’li yıllarda Mezopotamya’da araştırma yapan bir Almanheyeti, bölgede zengin petrol yatakları bulunduğunu Osmanlı Devleti’nebildirmiştir. Bu durum üzerine II. Abdülhamid, bölgede yapılacak petrolaramalarını hızlandıracak 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla, Musulve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya (kendi özelmülkü) bağladığını açıklamıştır. Ancak büyük güçler buradaki petrol varlığınakayıtsız kalmamış ve buraya sahip olma yolları aramışlardır.. Berlin - Bağdatdemiryolu yapımını üstlenen Alman ağırlıklı “Anadolu Demiryolu Şirketi”,1888’de hattın geçtiği arazide bulunabilecek hammeddeleri çıkartma ve işletmeyetkisini Osmanlı Devletinden almıştır. Almanlardan sonra İngilizler de petrolarama ve çıkartma imtiyazı elde etme çabalarını 1901’den 1907’ye kadarsürdürdüler. 1908’deki ihtilalle II. Abdülhamid’in özel mülkiyetinde olan bubölge, Maliye Nazırlığı’na geçmiş olduğundan da İngiliz çabaları sonuçsuzkaldı. Ancak bu gelişmeler, İngilizlerin bölgeye olan ilgilerini azaltmamış,Osmanlı Devleti ile bu amaçlı temaslarını devam ettirmişlerdir (Öke, 1995).

Bu arada Almanlar, diğer büyük devletlerle rekabet edebilmek için İngilizlerle işbirliği yaparak bir ortaklık anlaşması imzaladılar. Böylece İngiliz ve Alman şirketlerinin ortaklığı ile 31 Ocak 1911’de “Turkish Petroleum Company”kuruldu ve 1914’de de tekrar düzenlendi. İstanbul’daki İngiliz ve AlmanBüyükelçilerin Türk Hükümetine müracaat ederek bu şirketin Musul ve BağdatVilayetlerinde petrol arama izni verilmesi talebi, 28 Haziran 1914’de SaitHalim Paşa Hükümeti tarafından kabül edildi (Kuran, 1987). Ancak Ağustos1914’de I. Dünya Savaşının başlaması ve Osmanlı Devleti’nin de 1 Kasım 1914’deAlmanya safında savaşa iştiraki ile, İngilizler, Musul bölgesinde eldeettikleri imtiyazlardan faydalanamadı.

Henüz I. Dünya Savaşı başlamadan önce İngiltere, Mısır’daki askerîbirliklerini takviye ederek daha kuvvetli bir hale getirmişti. Savaş ilanınınhemen arkasından da İngiltere, İngiliz ve Hintlilerden oluşturduğu askerîbirlikleri Basra’ya çıkardı. Bu birlikler, çok kolay ilerleyerek bölgeyi işgalettiler. Türkler, İngiliz niyet ve hazırlıklarını önceden bilmekle birlikteherhangi bir tedbir almamıştı. Örgütlenecek yerli halkla Irak’ınsavunulabileceği düşünülmüştü. Enver Paşa, Trablusgarp’ta olduğu gibi buradada gönüllülerin desteğini alacağını sanmıştı. Ancak Irak bölgesindeki Türkolmayan aşiretler, din kardeşliği ve kutsal vatan toprakları için savaşmayadeğil sadece paraya önem veriyorlardı. Başlangıçta milis kuvvetler komutanıSüleyman Askerî, bazı başarılar elde etmekle birlikte üstün sayıdaki düzenliİngiliz kolordusuna yenildi. Süleyman Askeri’nin intihar etmesi üzerine yerineAlbay Nurettin Bey atandı ve bölgeye Kafkasya’dan yeni askerî birliklersevkedildi. Arkasından da Alman Goltz Paşa’nın komutası altında 6. Ordukuruldu. Alınan tedbirlerle bu yeni Türk ordusu 22 Kasım 1915’te İngilizleriyendi ve Kut’a çekilmeye mecbur etti. Ordu komutanı Goltz Paşa ölünce komutayıHalil Paşa aldı. Kut’a çekilen İngiliz birlikleri Türk ordusu tarafından kuşatıldı ve ünlü generalleri Townshend ile birlikte esir alındı. Bu mağlubiyetten sonra İngiliz ordusu büyük bir hazırlık yaptı ve 1917’deBağdat’ı aldı. Türk birliklerinin geri çekilmek zorunda kalması ve Rusya’daBolşevik ihtilali dolasıyla da gelecek bir tehlike olmadığından İngilizbirlikleri burada hareketsiz kalmayı tercih etti (Demirbaş, 1995).

Musul bölgesi, zengin petrol rezervlerinden dolayı büyük devletler arasındaher zaman bir ihtilaf ve çekişme konusu olmasına rağmen, henüz I. Dünya Savaşıdevam ederken 1916 Sykes-Picot Andlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı (Fromkin,1994). Ancak 1920’de düzenlenen San Remo Konferansında Fransa, Orta Doğupolitikasını desteklemesine karşılık olarak bu bölgeyi İngiltere’yebırakmıştır (Armaoğlu, 1991). Böylece Irak, bu konferansta varılan anlaşmagereği 25 Nisan 1920’de bir İngiliz mandası olmuştur. Bu tarihi izleyensüreçte bölgede bir Türk düşmanlığı başlamış; İngiliz, Asuri ve Ermenigöçmenlerden oluşan ve Leve olarak adlandırılan birlikler 1924 yılındaKerkük’te bir Türk katliamı yapmışlardır (Demirci, 1989).

I. Dünya Savaşı, Almanya ve müttefiklerinin yenilmesi ile sonuçlanınca Osmanlı Devleti de İngiltere ve müttefikleri ile 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kalmıştır. İngilizler, bu tarihte henüz Musul’agirmemişlerdi. Bölgedeki İngiliz birlikleri komutanı, Ali İhsan Paşa’dan 2Kasım 1918’de, Musul’u boşaltmasını istemiştir. Bu talebe karşılık Ali İhsanPaşa, anlaşmanın imzalandığını ve Musul’un Misak-ı Milli sınırları kapsamındaolduğundan bölgenin boşaltılmayacağını bildirmişir. Ancak İngilizler, 3 Kasım1918’de “mütarekenin 7. maddesine dayanarak Musul’u işgal ettiklerini”açıklarlar. Böylece bölgenin İngilizler tarafından işgaliyle burada yaşayanTürkler için de felaketler dönemi başlamış olur (Mısırlıoğlu, 1994).

İngilizler, anlaşma imzalanmış olmasına rağmen bir oldu bitti ile Musul’a girmişler, fakat bu işgali izleyen bir yıllık zaman diliminde burada nasıl bir idari düzenleme yapacakları netleşmemişti. İngilizler, bu konuda çalışmalarını sürdürüyorlardı. Birçok görüş ve varsayım mevcuttu. Bağdat’taki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Percy Cox, şartları değerlendirdikten sonra Londra’ya gönderdiği raporunda manda idaresinin hemen ilan edilmesi ve Faysal’ın Irak krallığına getirilmesi fikrini savunuyordu. Faysal’ın Fransa tarafından istenmediği İngilizlerce bilinmesine rağmen (Faysal, Fransızların 1920’de Suriyekrallığından uzaklaştırdıkları Şerif Hüseyin’in oğludur), göstermelik birreferandumdan sonra 23 Ağustos 1921’de Irak Krallık tahtına oturur (Fromkin,1994; Kuran, 1987; Tynbee, 2000). Böylece İngiliz himmeti ile Irak yönetiminegelen Faysal, Musul bölgesindeki petrol arama ve çıkartma imtiyazınıİngilizlere veriyordu. Bu durumda İngilizler, Musul’daki petrolü garantialtına almış oldular. Fakat İngiltere, bu bölgedeki petrolle de yetinmeyerekgözünü İran petrolüne dikti. Bu amacın kolay gerçekleşmesi ise, ancak yeni birsavaşın sahneye konması ile mümkün olabilecekti. Yunanlıları Anadolu’daTürkler üzerine sevkettikleri taktirde dünya kamuoyunun dikkatinin burayaçevrilmesi sağlanacak ve bu esnada İran’da başlatacakları petrol harekatınısessizce gerçekleştirebileceklerdi. Bu amaçla İngiltere, YunanlılarınAnadolu’yu işgale kalkışmalarını sadece teşvik etmemiş aynı zamanda her türlüsilah ve mühimmat desteğini de sağlamıştır. Raif Karadağ’a göre bu konudaİngilizler; “Orta Doğu’daki petrol çıkarlarını emniyete alma ve hergün birazdaha şımaran ve bitip tükenmeyen tekliflerle baş ağrıtan Yunanistan’ı kolukanadı kırılmış bir kuşa döndürme” amacı güdüyorlardı (Karadağ, 1979).İngilizlerin desteğiyle İzmir’den başlattıkları işgal harekatında Yunanlılar,ummadıkları bir durumla karşılaştılar. Eylül 1921’de Sakarya’da ve Ağustos1922’de Başkomutanlık Meydan savaşlarında, Yunan ordusu hezimete uğramıştı.Türk milletinin Milli Mücadeleden başarı ve yüzakı ile çıkması, Orta Doğu’yayönelik İngiliz politik hesaplarını altüst etti. İngilizler, Güney Anadolu veKuzey Irak’ı kapsayacak bir Kürt devleti kurmayı düşünüyorlardı. TürklerinAnadolu’da kazandıkları zafer, buna imkan tanımadı ve artık I. Dünya Savaşıgalibi devletler de TBMM Hükümeti ile 20 Kasım 1922’de Lozan Barış Görüşmeleri’ne başladılar (Kuran, 1987).

23 Ocak 1923’de başlayan Lozan Konferansı’nın en önemli gündem maddesini Musul meselesi oluşturuyordu. Dışişleri Bakanı ve Türk Delegasyonun Başkanısıfatıyla İsmet Paşa, Musul’un Türkiye’ye bırakılması konusundaki ırki,siyasi, coğrafi, askerî, tarihi ve iktisadi gerekçeleri içeren (daha önce herkonunun uzmanları tarafından hazırlanmış) 22 sayfalık bir konuşma yaptı.Böylece İngiliz tezinin geçersizliği İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon vediğer temsilcilere açıklanmış oluyordu (Mısırlıoğlu, 1994). Curzon, İsmetPaşa’ya cevaben bazı açıklamalar yapmakla birlikte bu ifadelerin hiçbirtemsilciyi tatmin etmediğini bildiğinden görüşmeleri etkileyecek başka yollararadı. Bu tür entrikalarda oldukça maharetli olan Curzon, İsmet Paşa’nın Musulmeselesini ilk gündem maddesi yaparak üstünlük elde edeceğinden endişe duyar.Böyle olduğu taktirde İngiltere’nin iktisadi çıkarları için sömürge peşindeolduğu kabül edilecek ve zor durumda kalacaktı. Curzon, konferansın İngilizçıkarlarını koruyacak bir ortamda sürmesini temin amacıyla en önemli siyasimeselelerin ele alınacağı “Ülke ve Askerî Sorunlar Komite Başkanlığı’nı”alarak konferans programında değişiklik yapmış ve böylece de temsil ettiğiülke çıkarlarını korumada başarılı olmuştur. Curzon’un gayretleri sayesindeİsmet Paşa, Musul konusunda Türk tezinin kabül göreceği açık görüşmeler yerineİngiliz heyeti ile ikili hatta çoğu zaman otel odası görüşmeler yapmakdurumunda kalmıştır (Öke, 1995). İsmet Paşa, plebisit yapılması hususunda ısrarlı iken 31 Ocak 1923’te yapılan bir ikili görüşmede Curzon, Musul meselesinin konferansta görüşülmesi yerine Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini teklif etmiş ve kabül ettirmiştir (Kopraman, 1989). Böylece Musul meselesiLozan Barış Antlaşması’nın 3. maddesine eklenen fıkra ile antlaşma kapsamından çıkartılarak “Türkiye ile Irak arasındaki sınır (antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra 9 ay içinde Türkiye ve İngiltere arasında yapılacak ikili görüşmelere ve arkasından da Milletler Cemiyeti’ne taşınacaktır (Toynbee,2000). I. Dünya Savaşı galibi devletler tarafından kurulan bu cemiyetten,Musul meslesi gibi çok haklı olduğu bir konuda dahi Türkiye’nin İngiterealeyhine bir karar çıkartması mümkün değildi. Curzon’un diplomatik ustalığınınsergilendiği Lozan görüşmeleri, Şubat 1923 başlarında kesintiye uğradı.

Lozan görüşmelerine paralel TBMM’inde de Aralık, Ocak ve Şubat aylarında gizli celselerde Musul konusunda hararetli tartışmalar yaşandı. Musul meslesinin sonraya bırakılamayacağı ortak görüşü oluştu (T.C. TBMM Gizli Zabıt Ceridesi). Musul’la ilgili Mecliste yapılan bu tartışmalarda Mustafa Kemal Paşa, Lozan Andlaşmasının Mecliste kabül edilemeyeceği endişesini duydu. 24 Nisan 1923’de Lozan görüşmelerinin ikinci safhasının başladığı günlerde İsmet Paşa iledönemin başbakanı Rauf Bey’in arası iyice açılmıştı. Bu nedenle İsmet Paşa,Lozan’dan görüşmelerini hükümet aracılığı yerine doğrudan Mustafa Kemal Paşaile yapmaktadır. Böylece Musul’un da yer almadığı anlaşma yetkisini MustafaKemal’den alan İsmet Paşa, 24 Temuz 1923’te anlaşmayı imzalamıştır. Anlaşmasonrası Ankara’ya dönen İsmet Paşa, Rauf Bey’in istifa ettiğini ve meclisin de değiştiğini görecektir. Buna rağmen Lozan Andlaşması’nın TBMM’de onayı büyük tartışmalara neden olacak ve 14 olumsuza karşı 213 oyla kabül edilecektir(Öke, 1995).

Lozan görüşmeleri gündeminden çıkartılması Musul meselesinin çözüldüğüanlamına gelmiyordu. Bu şekilde zaman kazanan İngiltere, amacına ulaşmak içinher yolu denemeye kararlıydı. Musul konusunda Lozan’da kararlaştırılan ikiligörüşmeler 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da başladı. Haliç Konferansı olarakanılan bu görüşmelere Türkiye, Fethi Bey ve İngiltere ise Sir Percy Coxbaşkanlığındaki heyetlerle katıldılar. Bu görüşmelerde İngiliz delegasyonu,Musul’la yetinmeyip Hakkari ve civarının Nesturilere verilmesini talepettiler. Bu isteklerinde samimi olmayan İngilizler, konferansın anlaşmazlıklasonuçlanması ve konunun Milletler Cemiyeti’ne taşınmasını amaçlıyorlardı.Bunda da başarılı oldular ve 5 Haziran’da hiçbir uzlaşma sağlanmadan konferanssona erdi. İngilizler, 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyetine müracaat ederekMusul meselesinin gündeme alınmasını istediler (Kopraman, 1989; Öke, 1995).

Milletler Cemiyeti konuyu Eylül ayında görüşmeye başladı. Konu, İngiliz diplomatik oyunları ve cemiyet üzerindeki etkinliği ile de bir türlü çözümlenemedi. Tarafsız üyelerden oluşan bir komisyon kurularak Irak’a incelemeler yapmak için görevlendirildi. Fakat İngilizler, bu komisyonun çalışmalarını engelleyici mahiyette çaba harcamadan da geri durmadılar. Bu komisyon, Türkiye’nin haklı olduğunu görmesi ve kabül etmesine rağmençelişkili ifadelerle dolu bir rapor hazırladı (Toynbee, 2000). MilletlerCemiyeti’ne bu raporun teslimi öncesi İngilizler, Türklerin tepkilerinibelirlemeye çalışıyor ve karşı tedbirler planlıyorlardı. Bu çalışmaları ile,Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuda savaşa bile kararlı olduğu anlaşılıyordu.Ancak bu esnada Doğu Anadolu’da İngiliz destek ve teşviki ile, şeriatın eldengititiği gerekçesi ile Şeyh Said isyanı başladı. Musul meslesinin en kritikbir devresinde tezgahlanan bu isyan, Türkiye’yi iç karışıklık vehuzursuzluklara sokmak, askerî gücünü zayıflatmak, dış baskılara zeminhazırlamak ve bölgeyle sınır konumunda olan Kuzey Irak’a İngiliz askerîyığınağına gerekçe hazırlamak gibi amaçlar güdüyordu. Neticede İngilizler,Türkiye’yi belirli bir süre için meşgul eden isyanla yukarıda değinilenamaçlarına ulaşıyorlardı (Öke, 1995).Bu arada Milletler Cemiyeti, Lahey Adalet Divanı’ndan alacağı kararın geçerliliğini sordu. Lahey Adalet Divanı, alınacak karara Türk ve İngiliz taraflarının uyma zorunluluğunu bildirdikten sonra Milletler Cemiyeti Musul’u Irak’a bıraktı (Çay, 1987; Orhonlu, 1992). Bu karara, Türk kamuoyu ve basını büyük tepki gösterdi. Ancak yeni savaştan çıkan Türkiye’nin içinde bulunduğu genel ve ekonomik şartlar, bu kararın kabulünü gerekli kılıyordu (Armaoğlu,1991; Çelik, 1969). Ülke dahilinde İngiliz destek ve teşviki ile çıkartılanŞeyh Said, Asuri ve Yezidi isyanları ile uğraşılırken; dışarıda da Fransa,İtalya ve İngiltere’nin Türkiye’den bazı isteklerinin olması ve Türkiye’yidestekleyecek bir devletin bulunmamasından ötürü, bu oldu bittiye razı olmadanbaşka bir çıkar yol gözükmüyordu. Bir kez daha hak güçlünün ilkesi kazanırkengenç Türkiye’nin varlık ve birliğinin korunması, Musul’un kaybedilmesipahasına önde tutuluyordu (Armaoğlu, 1991; Uçarol, 1995; Turan, 1998).

Sonuç olarak; 5 Haziran 1926’da Ankara’da Türk, İngiliz ve Irak Hükümet temsilcileri arasında imzalanan bir anlaşma ile Türkiye, Musul’u kesin olarak kayıp ettiğini kabul ediyordu. Bu anlaşma ile Türk - Irak sınırı da belirleniyordu. Ayrıca Musul petrol gelirlerinin %10’lık bölümü de 25 yıllıkbir zaman diliminde Türkiye’ye bırakılıyordu. Ancak Türkiye, 500 bin sterlin karşılığı bu hakkından vazgeçmiştir. Yine bu anlaşmayla Irak’la Türkiyearasında dostluk ilişkileri tesis edilmiş ve 1928 yılında karşılıklı elçileratanmıştır. Fakat bu anlaşmada Irak sınırları içinde yaşayan Türkler’inhakları ve bu hakların Türkiye garantörlüğüne alınması hususunda herhangi birhüküm yer almamıştır (Köni, 1987).

IRAK TÜRKLERİNİN DURUMU

Gerek coğrafi konumu, gerek ekonomik getirisi ve gerekse askerî bakımdan bugün bile önemini koruyan Musul’u Türkiye Lozan’da ikili görüşmelere bıraktığızaman kaybetmişti. Bundan sonra harcanan çabalar bölgeyi kazanmaya ve Misak-ıMilli sınırlarına dahil etmeye yetmemiştir. Ancak burada esas mesele Musul’ufiziki olarak kaybetmek değil orada yaşayan Türk unsurdur. Bölge Türkleri, enrahat ve müreffeh günlerini Osmanlı tabiyetinde bulundukları dönemdeyaşamışlardır. Türk egemenliğinin sona ermesi ile de 10 - 12 asırdır Irak’tavarlığını sürdüren Türkler için esaret ve felaketli bir devre başlamıştır.İngilizlerin Irak krallığına getirdikleri Faysal döneminde hazırlanan anayasa,“Irak halkının Arap, Türk ve Kürt unsurlardan oluştuğu” belirtilmesine rağmendaha sonraki dönemlerde Türk varlığı inkar edimiş ve 1930’lara kadar dabölgede yaşayan Türk çocukları Arapça eğitim yapmak zorunda bırakılmışlardır(Çay, 1987). 1931 yılında çıkartılan bir özel yasayla Kerkük ve Erbil gibiTürklerin çoğunluğu teşkil ettiği bölge mahkeme ve okullarında, Türkçekonuşulması serbest bırakılmıştır. Ancak II. Dünya Savaşı başladığı yıllardanitibaren ise, Türklere verilen tüm siyasi ve kültürel haklar geri alınmış veyadondurulmuştur (Hürmüzlü, 1994).

1930 yılında Irak’a muhtariyet verilmesi ile bu ülke ile Türkiye arasında ilişkiler başlamış ve 1931 yılında Kral Faysal Türkiye’ye gelmiştir. 1932yılında iki devlet arasında dostluk kurulmaya başlamış ve aynı yılda Türkiyeve Irak, Milletler Cemiyeti’ne üye olmuştur. Yine bu yıl içinde ticari vehukuki konuları kapsayan çeşitli anlaşmalar yapılmıştır. Türkiye Irakilişkilerinin 1937 yılında daha ileri bir safhaya ulaşmasıyla ve özelliklebölgede barış ve güvenliği sağlamak için Türkiye, Irak, Afganistan ve İranarasında Sadabat Paktı imzalanmıştır (Ünal, 1977). Bu paktın imzalanmasınımüteakip Kerkük’ü ziyaret eden Türk heyetine gösterilen yakın ilgi ve sevgi,Irak yönetimini endişeye sevketmiş ve bu nedenle Türklere yönelik serttedbirler almışlardır. Bu kapsamda; bölge Türklerinin sosyal ve kültürelfaaliyetleri yasaklanması, bölgedeki tarihi Türk eserleri tahrip edilmesi,Arapların bölgeye iskanı ile Türklerin azınlığa düşürülmesi gibi bir diziuygulamaya gidilmiştir (Çay, 1987).

Sadabat Paktı’nın kurulması sonrası Ortadoğu’yu tehdit eden Sovyet tehlikesi karşısında bölge ülkeleri arası yeni bir ittifaka ihtiyaç duyulmuştur. 24Şubat 1955 yılında Irak ile Türkiye arasında imzalanan ve Bağdat Paktı adınıalan bu ittifaka, daha sonra İngiltere, İran ve Pakistan da katıldı.. 1958 ihtilali sonrası Irak, 1959 yılında bu paktan ayrılmış ve arkasından CENTOismini alan bu paktın merkezi Ankara’ya taşınmıştır (Yeni Türk Ansiklopedisi,1985). Bu paktın yürürlükte olduğu ve Türkiye ile Irak ilişkilerinin endostane göründüğü günlerde dahi Kerkük Türklerine yönelik Irak yönetimininuyguladığı zulüm ve baskı politikası aynen sürmüştür.

Faysal’ın ölümü sonrası Irak, bir iç karışıklık ve kaos dönemine girmiştir. İngiliz danışmanları nezaretinde hazırlanan 1925 anayasası, 1943’te önemliölçüde değiştirilmekle birlikte 1958’e kadar yürürlükte kalmıştır. 14 Şubat1958’de Irak, Ürdün’le Arap esasına dayalı bir federasyon kurdu.. Bu federasyonanayasası ise, federasyonu oluşturan ülke vatandaşlarına ırk ve din farkıgözetilmeksizin BM İnsan Hakları Beyannamesi’nde yer alan tüm haklarınverileceği belirtiliyordu. Ancak federasyon, kurulduğu yılın Temmuz ayındaGeneral Kasım’ın Irak’ta iktidarı ele geçirmesi ile sona erdi (Turan, 1996).Kasım’ın darbesi ile cumhuriyet rejimine geçildiği ve 26 Temmuz 1958’de geçicibir anayasanın yürürlüğe girdiği ilan edildi. Bu anayasada da azınlıklarahaklar tanındı. Buna göre Türkler, günde yarım saatlik Türkçe radyo programıyapma ve “Kardaşlık” adında bir dergi çıkartma fırsatı buldular. Türklerinelde ettiği kültürel haklar, sadece bunlarla sınırlı kaldı. Türkler,azınlıklara verilen hakların tam olarak uygulanması bir yana ihtilalin birinciyıl dönümünde yaşama hakları dahi ciddi tehlikelere maruz kaldı. 14 - 17Temmuz 1959’da korkunç bir katliama uğradılar (Beyatlı, 1998). Bu katliamdamasum ve silahsız 33 Türk, Türkiye’nin gözü önünde ve burnunun dibinde öldürüldü. Bu dönemdeki Türk Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, Irak’ın Ankara Büyükelçisini makamına çağırarak benzer olayların tekerrür etmemesi hususunda teminat almış; 25 Temmuz 1959’da yaptığı basın toplantısıyla da Kerkükkatliamı müsebbiblerini şiddetle kınamıştır (Beyatlı, 1998)..

1963 yılında Irak’ta bir iktidar değişikliği daha meydana geldi.. General Abdülselam Arif, Kasım’ı devirerek yönetime el koydu. 1963 ile 1968 yıllarıarası süreçte Türkler, rahat bir nefes aldılar. Siyasi baskılar azaldı veTürkiye’yi ziyaretleri kolaylaştı. Bu arada Temmuz 1968’de, Baas AbdülselamArif’in kardeşi Abdurrahman, bir askeri darbe ile yenetime el koydu. BaasPartisi, azınlıkların desteğini kazanabilmek amacıyla onlara 24 Ocak 1970’debazı haklar tanıdı. Bu durumdan faydalanarak Türkler, çoğunlukta bulunduklarıbazı yörelerde Türkçe eğitim veren 48 ilkokul açtılar. Bu gelişmeler Türkiyetarafından da memnuniyetle karşılandı ve Irak hükümeti ile varılan bir anlaşmaile Ankara’da Irak ve Kerkük’te ise Türk Kültür merkezleri açıldı. Böylecebinlerce Kerkük’lü Türkün Türkiye Türkçesi ve alfabesini öğrenmeleri mümkünolabildi (Nakip, 1996). Ömer Turan, tanınan bu hakların tam uygulanmadığınıbelirtikten sonra 1970 anayasası ile durumda çok fazla bir değişiklikolmadığını, bunun sebeplerini de hem Irak yönetimlerinden ve hem de IrakTürklerinin sahipsiz ve birlik halinde hareket etmediklerinden kaynaklandığınıbelirtiyor (Turan, 1996).

24 Ocak 1970 tarihli devrim komuta konseyi, Irak Türklerinin varlığını ve haklarını tanımasına rağmen İlkokullarda Türkçe eğitim, edebi yayın ve edebiyatçılar birliği kurulması gibi imtiyazlar bir yıl geçmeden uygulamadan kaldırılmıştır (Özmen, 1998). 1971 yılından itibaren Irak’taki Türklereuygulanan sindirme ve asimilasyon politikaları hız kazanmıştır. Hiçbir savunmahakkı verilmeden yüzlerce Türkmen devrim mahkemeleri tarafından idama mahkumedilmiş veya tutuklanmışlardır. Bugün bile Irak Türkleri en basit insanhaklarından yoksun olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar (Aslan,1996).

1974 yılında Ahmet Hasan Elbekir Cumhurbaşkanı olmasına rağmen yönetimi Saddam Hüseyin ele geçirdi ve Türkler aleyhine birçok değişiklikler yapıldı.Bunlardan ilki Kerkük’ün isminin “El-Tamim” olarak değiştirilmesidir. Bubölgede yaşayan Türklerin sadece Araplara gayrimenkül satabilmesine izinverildi. Sayıları onbinlerle ifade edilebilecek Bedevi ve Arap, bölgeyegetirilerek iskan edildi. Saddam’ın doğum yeri olan Tikrit (bir Arap şehri),il yapılarak Kerkük’ün iki önemli ilçesi Tuzhurmatı ve Kirfi buraya bağlandı.Türkler’in çoğunlukta bulunduğu yerleşim birimlerinin Araplaştırılması ivmekazandı. Açık yerlerde ve telefonla bile Türkçe konuşulması yasaklandı(Akkoyunlu, 1977).

1978 ile 1980 yılları arası dönemde Irak Türklerine karşı baskı ve asimilasyon politikasını uygulama görevini üstlenen Saddam, Türklerin bölgeden uzaklaştırılması ve Türkiye’ye göç ettirilmesinde oldukça başarılı olmuştur. Arkasından Irak Türkleri, 1980’li yılarda da artarak devam eden baskı ve zulümlere maruz kaldılar. Irak yönetiminin Türklere yönelik asimilasyon politikasının sonucu Ocak 1980’de Irak Türklerinin önde gelenlerinden Emekli Albay Abdurrahman, Doç. Dr. Necdet Koçak, Binbaşı Halit Akkoyunlu ve İşadamıAdil Şerif, Türkiye’ye casusluk yaptıkları iddiası ile idam edildiler(Köprülü, 1996). 1959’dan beri Bağdat hükümeti Irak Türklerinden hiçkimseyiidam etmemişti. Mahir Nakip, Saddam’ın üç Kerkük’lü Türkü idam ettirmedekiamacının Türkiye’nin soydaşları konusunda tepkisini ölçmek olduğunu ve Türkiyetepki göstermemesi üzerine bu idamların 8 yıl süren İran - Irak savaşıesnasında sıkça tekerrür ettiğini belirtmektedir. Binlerce Türk cephede birhiç uğruna can verirken, yüzlerce Türk de Bağdat zindanlarında işkence altındaöldürülmüştür (Nakip, 1996).

1991 öncesi Kuzey Irak Kürt liderlerinden Talabani, Saddam’la işbirliği içinde olmakla birlikte bu yıldan itibaren (Körfez savaşı sonrası) Saddam yönetimine karşı tavır almıştır. Talabani’ye bağlı silahlı milisler, bölgedeki diğer Kürt lider Barzani’nin adamları ile birleşerek, 17 Mart 1991 tarihinde Kerkükşehrine girerek devlet daireleri ve hükümet binalarını işgal ettiler. Bueylemleri esnasında özellikle bölgedeki Türk varlığına ait verileri ortadankaldırmak amacıyla da nüfus kayıtlarını yaktılar. Bu olaylar sonrası Saddamabağlı Irak askerî birliklerinin bölgeye yaptıkları saldırı sonucu ise, diğerKuzey Irak halkları gibi Türkler de kuzeye sürülerek Türkiye’ye iltica etmekzorunda kalmıştır.

Ayrıca 28 Mart 1991 tarihinde Altınköprü’de 87 Türkün kurşuna dizilerek şehit edilmeleri, yine aynı yılın 5 Nisan’ında İstanbul’da Irak konsolosluk yetkililerinin sessiz bir protesto eylemi yapan bir grup Türkmen gencine kalaşinkof silahlarla ateş açması sonucu iki gencin şehit edilmesi ve birininde ağır yaralanması gibi olaylar yaşanmıştır.

Hukuki olarakta Irak’ta Türk varlığından söz etmek mümkün değil. Türkler,Araplar ve Kürtler’den sonra üçüncü büyük nüfusu teşkil etmelerine rağmen, 7Temmuz 1990’da yayınlanan Irak Cumhuriyet anayasasında Irak halkı, “Arap veKürtlerden oluşmaktadır” ifadesi yer almaktadır (Aslan, 1996; İlter). Irakyönetimi, Irak-İran savaşından sonra Kuveyt’e saldırarak işgal etmiş ve tümbarışçı çözüm girişimlerine olumlu cevap vermeyerek Körfez krizine sebepolmuştur. Saddam’ın baskı ve zulümlerine, bir de bu kriz sonucu Irak’auygulanan ambargo eklenmiştir. Ambargodan dolayı, Irak halkı ve en fazla daburada yaşayan Türkler etkilenmiş, açlık, hastalık, yokluk ve umutsuzlukgirdabına düşmüşlerdir (Pamukçu, 1997). Bu çaresizlikler, özellikle Kerkük’teyaşayan Türkleri dilenciliğe dahi itmiştir. Sosyal çürüme had safhayaulaşmıştır. Cinayet, fuhuş, hırsızlık ve boşanmada artışlar görülmüştür.İşsizliğin günden güne artması da gençleri kötü yolara itmektedir. Bütün buçetin ve çok ağır şartlar, Irak’ta yaşayan Türkleri göçe zorlamaktadır.Türkiye, Amerika ve Avrupa ülkelerine iltica edenlerin sayısında artışgözlenmektedir (Nakip, 1996).

Irak’ya yaşayan Türkler, içinde bulundukları ağır siyasi baskı ve kötüekonomik şartlar nedeniyle buradan ayrılmakta ve nüfusları gittikçeazalmaktadır. Böylece Türkler’e karşı yürütülen baskı ve asimilasyonpolitikası da önemli ölçüde amacına ulaşmaktadır. Körfez krizi sırasında BMGüvenlik Konseyi’nin Irak’a yönelik kararları, yalnızca ambargo ve silahlarınkontrolünü sağlamakla sınırlı kalmış, Irak halkına uygulanan baskıya sonverilmesi ve İnsan Hakları ile ilgili etkili bir politika uygulanmamıştır(Aslan, 1996).. BM Güvenlik Konseyi etkin bir şekilde görevini yerinegetirememesinin yanısıra tarafsızlık ilkesine de aykırı düşecek şekildeKürtler’i himaye arzusu taşıdığından Musul ve Kerkük’teki sistemliasimilasyona göz yummaktadır (Yılmaz, 1997). “5 Nisan 1991’de BM’lerin 688sayılı kararı ile Kuzey Irak Türkiye sınırına yığılan yüzbinlerce insanın can güvenliklerini ve bu insanlara insani yardımı sağlamak amacı ile “Huzur Operasyonu” başlamış, 17 Nisan’da Müttefik güçler ABD, Hollanda, İspanya,İtalya, İngiltere ve Fransa’ya ait birlikler Kuzey Irak’ta konuşlanarakçalışmalarına başlamıştır” (Özdağ, 1996). Başlangıçta Huzur Operasyonlarınınamacı, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurmak değildi. Ancak bu operasyonlarınsonucunda hukuken olmasa da fiilen bir Kürt devletinin çekirdeği oluşmuştur(Oran, 1996).

Çekiç Güç 36. paralelin üstünü güvenli bölge olarak kabul etmektedir. Fakather nedense Musul ili 36. paralelin üstünde olmasına rağmen Irak yönetimineverilmiş, Süleymaniye ili ve Kifri ilçesi 36. paralelin altında olmalarınarağmen güvenli bölgeye dahil edilmiştir. Bu da bize açıkça gösteriyor kiTürklerin %80 gibi çoğunlukta olduğu yerler, Irak yönetimine bırakılmış,çoğunluğu Kürt olan yerler ise, güvenli bölge kapsamına alınmıştır. Güvenli bölge olarak ilan edilen Kürtlerin hakim olduğu bu yörede her parti ve lider, kendisini bölgenin hakimi olarak görmekte ve keyfi davranışlarda bulunmaktadır. Bu keyfiliklerde anarşi ortamı meydana getirmektedir. Buolumsuz ortamdanda en çok güvenli bölgede yaşayan Türkler zarar görmektedir.Türklere karşı yapılan saldırılar sürmektedir. 15 Haziran 1994 tarihinde IrakMilli Türkmen Partisi (IMTP) Erbil Komite Üyesi ve Türkmen İnsan HaklarıÖrgütü Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Rüştü Tahsin bir saldırı sonucu hayatınıkaybetmiştir. 17 ve 18 Kasım 1994 akşamı iki gün üst üste IMTP’nin Erbil -Türkmen Sesi Radyo binası ile Halkla İlişkiler Bürosu roket, RPG ve otomatiksilahların kullanıldığı bir saldırıya maruz kalmıştır. 8 Ocak 1995’de ise IMTPZaho İrtibat Bürosu saldırıya uğramış, çatışmalar sonucu Ali Ömer Muhammedşehit edilmiştir. 27 Mart 1995 tarihinde Kuzey Irak’taki PKK unsurlarınayönelik Türk askerî müdahalesini protesto amacıyla Erbil’de yürüyüşe geçen 8bin dolayındaki kişi, IMTP binalarına saldırılarda bulunmuştur. 11 Nisan1995’de yine Erbil’de Türkmeneli TV binasına yerleştirilen bombanın patlamasısonucu 2 görevli yaralanmış ve binada büyük oranda hasar meydana gelmiştir.1000 kişilik bir grup da Kifri’deki radyo binasına benzer bir saldırıdüzenlemiştir. Meydana gelen bu olaylar, Çekiç gücün sadece Saddam’ınsaldırılarına engel olabildiğini, güvenliği sağlayamadığını açıkçagöstermektedir (Aslan, 1996).

Ekim 1995’de Saddam zulmünü protesto etmek için Zehra Bektaş adlı bir Türkmen kızı, Kerkük’te üzerine benzin dökerek kendisini yakmıştır. Bölgede yaşayan Türklerin çektiği çilenin bir göstergesi olan bu acı olay, Türkiye basın veyayın organlarında hemen hemen hiç yer almamıştır (Kerkük, 1999).

Irak’ta yaşayan Türklerin milli kimliklerini yok etmek ve varlıklarına sonvermek amacıyla uygulanan baskı ve asimilasyon harekatlarından birisi de 31Ağustos 1996’da meydana gelmiştir. Saddam kuvvetleri, Erbil’de Türkmen cephesive Türkmen siyasi partilerine ait bürolara, Türkmen okullarına, Kültür ve ilimyuvalarına baskın yaparak içlerinde bulunan 34 Türkmen tutuklanmıştır. KonuBM’ler İnsan Hakları Komisyonu’nun A/51/496/add.18.November.1996 sayılıraporunda da yer almasına rağmen tutukluların akibeti hakkında uzun bir sürene aileleri ne de Türkmen cephesi hiçbir bilgi edinememiştir (Türkmeneli’ndenNotlar, 1998). Ancak tutuklanan bu Türklerden, IMTP yöneticilerinden AydınIraklı’nın daha sonra Bağdat’ta idam edildiği Irak Türkmen Cephesi AnkaraTemsilciliği tarafından açıklanmıştır (Kerkük, 1999).

Bu arada 10 Ağustos 1998’de ise Barzani, bölgedeki en büyük güç olduğunu göstermek amacıyla Türkmenlere karşı büyük ve kanlı bir operasyon yapmıştır (Ömer, 1998). Görüldüğü gibi Irak Türklerine karşı uygulanan baskı ve asimilasyonların sonu gelmiyor. Olay adeta etnik bir temizliğe dönüşmüşdurumda (Pamukçu, 1997).

Irak Türklerinin çektiği acıların sona ermesi, kültürel haklarına kavuşmalarıve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan temel haklardanfaydalanmaları, ülkeleri dahili ve haricinde söz sahibi olmaları içinöncelikle birlik ve beraberlik içinde teşkilatlanmaları ile mümkündür. Budurumun güçlü bir devlet (Türkiye) tarafından desteklenmesi de hayati önemarzetmektedir. Irak’ta yaşayan Türkler, bölgede yaşayan diğer topluluklaranazaran daha yüksek bir eğitim ve kültür düzeyine sahiptirler. Burada yaşayanTürk aileler, çocuklarını milli şuur içinde dürüst, kişilikli ve eğitimliolarak yetiştirme konusunda büyük çaba ve fedakarlık içindedir. Çocuklarayapılan telkinler, daima Türkiye buraya geldiği zaman mahcup olmayalım teziüzerine kurulmuştur. Irak Türkleri yüksek eğitim ve kültür düzeyine sahipolmalarına rağmen fazlaca bir siyasi varlık gösterememektedirler. BölgeTürkleri, Baas Partisi’ne kayıtlı veya bu parti emrindeki mensupları arasındanliderliklerini üstlenen kişilere güven duymamakta ve bu tür yöneticilerlemüşterek hareket etmeme eğilimindedir. Bu durum, aralarında hiç biranlaşmazlık ve kişisel çekişmeleri olmayan Irak Türklerinin birlik veberaberliklerini sağlayamadıkları intibaı vermektedir. Etkin bir teşkilatlanmave organize olamamalarının en önemli sebeplerinden birisi, liderlik vasıflarına sahip ve davasına inanmış bir önderin bulunmaması veya bu özelliklere sahip şahsiyetlerin Irak yönetimlerince katledilmesidir. Irak Türklerine ait mevcut kurumların çoğu, Baas Partisi direktifleri doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Çeşitli entrikalar parçalanan ve birliklerinin tesisi engellenen Irak Türklerinin bölgede faaliyet gösterememelerinin diğer birnedeni de, bölgede hiçbir muhalif gruba hayat hakkı tanınmamasıdır(Kadıoğlu).

1960 - 1977 yılları arasında Bağdat’ta bulunan Türkmen Kardaşlık Ocağı, Irak Türklerinin en yetkili organıydı. Saddam’ın ülke yönetiminde söz sahibiolmasıyla bu Ocak, Baas Partisi güdümüne geçmiştir. Daha sonra bu teşkilatınetkinliğini kaybetmesi ile de, Türkiye’de bulunan Irak Türkleri Kültür veDayanışma Derneği’ne geçmiştir. 1991 yılından itibaren ise Irak Milli TürkmenPartisi, Irak Türklerinin sesini dünyaya duyurmaya başlamıştır (Nakip, 1996).

Irak Türklerinin, Irak dahilinde dernek kurma, dergi ve gazete çıkarmalarının yanısıra ülkeye Türkçe yayın sokmaları da suç sayılmakadır. 1970 yılında Türkmenlere tanınan sözde kültürel haklar çerçevesinde hükümet kontrolündeTürkçe olarak daha çok Saddam lehinde propaganda yapan haftalık “Yurd” adlıbir gazete ile aylık “Birlik Sesi” adlı bir dergi Arap alfabesi ileçıkmaktadır. Latin harfleri ile yayın yapma 1972 yılından sonra yasaklanmıştır(Kerkük, 1999).

Irak dışında yaşayan bölge Türkleri, çeşitli sosyal ve kültürel konularıiçeren bazı yayınlar yapmaktadırlar. Genelde sürekli olamayan bu yayınlararasında; Türkiye’de Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Bülteni (1971- 1990 arası), Suriye’de Al Dalil (1991’den bu yana) ve Kanada’da Turkmen(1991’den bu yana) gösterilebilir (Köprülü, 1996).

Irak’ta Türkler, yüzyıllardan beri Azeri lehçesi ile konuşmakla birlikte yazı dilleri tamamen Türkiye Türkçesidir. Günümüze kadar Irak’ta yayınlanmış bütün ilmi, edebi, dini ve tarihi eserler, hep Türkiye Türkçesi ile kalemealınmıştır. Bu durum, Irak Türklerinin dil ve kültür olarak TürkiyeTürklerinden farklı olmadıkları ve Anavatan Türklerinin bir parçasıolduklarını göstermektedir (İnternette Irak Türkmenleri, 1999).

Irak’taki bu durumu değerlendirenler, ülkenin geleceği hakkında bazıtahminlerde bulunuyorlar. 1992’de uluslar arası topluluğu endişelendirenIrak’ın parçalanması riski bugün için de geçerlidir (Bengio, 1996). Bukonudaki bir görüşe göre: Irak’ın Kuzey (Kürdistan), Orta (Orta Irak artıÜrdün) ve Güney (Arap ağırlıklı) Irak olarak üçe bölüneceği şeklindedir.Ferruh Sezgin’e göre; “Bu seneryolardan birincisi kapıda ve soydaşlarımıza çokaz kültürel haklar verilecek ve hiçbir teminat olmadığından da bu haklaristendiğinde geri alınabilecek. Bu duruma düşmemek için ise, öncelikle bölgedeyaşayan Türk, Kürt, Arap ve Asuri unsurlar kendi milli meclislerini kurmalı vedaha sonrada Irak parlamentosına nüfusları oranında temsilci göndermelidirler.Türkiye’nin yeni dünya düzeninde konum ve ağırlığı değişmiştir. İsterse bunukabül ettirebilir. Bunun gerçekleştirmenin ilk adımı ve Türkiye’ninkararlılığının işareti de Habur Sınır Kapısı gelirlerinin Kuzey Irak’tayaşamakta olan dört toplum arasında nüfusları oranında adil bir şekildepaylaştırılmasının teminidir” (Sezgin, 1998). Habur Sınır Kapısı konusundaFerruh Sezgin’den farklı görüşlere sahip olanlar da vardır. Bu kapı gelirininadı konmamış; ancak mevcut olan Kürt devletine, Türkiye sayesinde gittiğiniiddia edenler de bulunmaktadır (Demirci, http). Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren iki Kürt Partisi KDP ve KYB, liderleri arasında cereyan edenkavgaların en önemli sebebi bu kapının gelirinin paylaşımı hususudur. Bukapının geliri ile Barzani, batı ülkelerinde bin öğrenci okutarak bölgedeilerde kurulması muhtemel devlet için bürokrat hazırlamaktadır. Anılan gelirinbir günlük miktarı 150.000 dolardır. Bölgede alım gücünün çok düşük olması dabu parayı çok daha önemli kılmaktadır. Ayrıca ilginç olan noktalardan birdiğeri ise, bu kapı vasıtası ile yapılan ticaretin artması ile bölgedenTürkiye’ye yönelik terör eylemlerinin azalması arasındaki ters orantılıilişkidir (Bilici, http).

10 Ocak 1999 tarihinde “Kuzey Irak ve Türkmenler” hakkında düzenlenen birpanelde yaptığı konuşmada Sayın Ümit Özdağ, Kuzey Irak’ta tutunabilmeninyolunun milis ve silahtan geçtiğini, burada yaşayan soydaşlarımızın başarıyaulaşmak için mutlaka kendilerinin silaha sarılmalarının elzemiyetini ve ancakbu yolla haklarını elde edebileceklerini belirtmektedir (Özdağ, 1999). Ayrıca Türkiye’nin Irak’ta ekonomik, kültürel ve sosyal etkinliğiniartırmasını da vurgulamaktadır. Bu amaçla Kuzey Irak’ta; Türk sanatçılarınınkonserler vermesi, Türk işadamlarının süpermarketler açması, üniversiterlerdeTürkoloji bölümleri açılması, Türkçe eğitim veren ilköğrenim okullarınınartırılması gibi önerilerde yer almaktadır (Özdağ, 1999).

Türkiye’nin Irak’ta yaşayan Türkmenlerle ilgili mükemmel bir politikasınınolduğu söylenemez. PKK, 3.000 kişilik grubu ile bölgede üçüncü bir güç halinegelmiştir. Türkiye’nin çeşitli zamanlarda düzenlediği askerî operasyonlarla bubölgedeki PKK etkinliklerine kalıcı bir şekilde son vermesi mümkün değildir.Bölgede Türkiye yanlısı silahlı bir gücün varlığı elzemdir ve bu da, ancakbölgede yaşayan Türkmenler aracılığı ile sağlanabilecektir. Ne var ki Türkiye,ne bölgede kendi güvenliğinin sigortasını sağlayabilecek ne de bölgedekisoydaşlarının çeşitli tecavüzler karşısında korunmalarını sağlayabilecek böylebir konuda henüz bir girişimde bulunmamıştır. Bugün Kuzey Irak’ta yaşayanTürkler, silahsız ve örgütsüz bir şekilde Saddam ve bölgede faaliyet gösterendiğer grupların insafına terkedilmişlerdir.

TÜRKİYE’NİN IRAK TÜRKLERİ POLİTİKASI

Türkiye’nin Irak Türklerine yönelik çok somut bir politikasının varlığındansöz etmek mümkün değildir. 5 Haziran 1926’da Türkiye ile Irak arasında yapılan andlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında bu ülkede yaşayanTürklerin problemleri ve hatta varlıklarından bile söz edilmemiştir. 1959yılında Irak Türkünün yaşadığı büyük katliamdan sonra dönemin Dışişleri BakanıZorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri dışında konuyla hiç kimseilgilenmemiştir. Bu ilgisizliğin sebebi olarak Irak’la, bu ülkede yaşayanTürklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına alacak bir anlaşmanınyapılmamış olması gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanınolmadığının cevabı da verilebilmiş değildir.

Irak’taki Türklere yapılan baskının temelinde iki ülkenin sınır komşusu olmasıve Irak yönetiminin Türkiye’nin bir gün buraları alacağı endişesinedayanmaktadır. Bu nedenledir ki Türklere yaptıkları baskılar aralıksızsürmekte ve burada yaşayan Türkler, Türkiye’ye casusluk yapmaklasuçlanmaktadır.

Irak Türkleri, sadece kendi milli kültürlerini korumayı ve insanca yaşamayı arzulamaktadırlar. BM tarafından 1948’de yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni Irak da kabul etmiştir. Ancak uygulandığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle Irak Türkleri, insanca yaşama isteklerini Türkiye dışında bir yere iletememektedirler. Çünkü; onları Türkiye dışında çıkarsız olarak dinleyecek ve anlayacak başka bir ülke mevcut değildir.

Körfez Savaşından sonra bütün dünyanın gözü bu bölgeye çevrilmiş ve Kuzey Iraklılarla ilgilenilmeye başlanmıştır. Bu gün “Kuzey Iraklılar” deyincesadece Kürtler anlaşılmaktadır. Maalesef Türk yetkilileri de bilinçsiz olarakbu ifadeyi kullanmaktadırlar. ABD Dışişleri Bakanı Irak muhalefet gruplarınınhepsini Amerikaya davet ettiği halde 2.5 milyon Türkün temsilcileriniçağırmamıştır. Fransa ve İngiltere, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma planıyaparken Türklerin varlığını hiç gözönüne almamaktadırlar.

Türkiye’nin Irak Türkleri ile hem soydaşlarımız olduğu için hem de Körfez Krizinden sonra bölgede meydana gelen siyasi değişiklikler nedeni ile kendi toprak bütünlüğü açısından yakından ilgilenmesi gerekmektedir. Başta Amerika olmak üzere Saddam’ın zulümlerinin önüne geçmek amacıyla 36.. paralel ileIrak’ı bölme fikri ortaya atılmıştır. Türkiye de bu kararı kabül etmiştir. Budurum, hem bir Kürt devleti kurulmasına zemin hazırlamaktadır hem de IrakTürklerini 36. paralelin altında ve üstünde olmak üzere ikiye bölmektedir.


Irak ve Kuzey Irak’ın kaderi ve geleceğinin konuşulduğu bir ortamdaTürkiye’nin bu konuda mutlaka bir planı olması gerekmektedir. Türkiye’nin yenioluşumları değerlendirerek ve önceden tahmin ederek bu bölgede yaşayan 2.5milyon civarındaki Türk toplumunun karşılaşabileceği tehlikelere karşı tedbiralması ve bu insanların yeni facialara maruz kalmaması için çok yönlü plan,program ve politikalar üretmesi gerekmektedir.



Arkadþýna gönder